17.02.2007
MİLLİYETÇİ-IRKÇI
Gündüz Aktan
Hrant Dink
cinayetinden sonra liberal 'aydınlar', milliyetçileri ırkçılıkla itham ediyor. Kamplar
kutuplaşırken, kendilerinin demokrat, iyi, ileri, barışçı, milliyetçilerinse despotik, kötü, barbar, geri olduğunu kanıtlamaya çalışıyor
gibiler.
Bu
çabalar boşuna. Kendisini milliyetçi gören ve liberaller dahil bazı kesimlerin
vatana, millete ve devlete ihanet ettiğine inananlar için, karşı taraftan gelen
ithamların bir etkisi olmaz. Olsa olsa nefretleri artar.
Zaten
ırkçılık ithamı da yanlış. BM sekretaryasının 1991'de
hazırladığı raporda, Yahudi soykırımından 40 yıl geçmeden Avrupa'da ırkçılığın
yine baş gösterdiği; bu kez, farklı kültürden olanların ayrı yaşamalarını
savunan 'kültürel görecelik' kavramı arkasına saklandığı açıklanıyor. BM insan
hakları alt-komisyonunun kabul ettiği 1991/2 sayılı kararda ırkçı şiddetin
Kuzey Amerika ve Avrupa'da görüldüğü belirtiliyor. İnsan Hakları Komisyonu'nun
1993/20 sayılı kararındaysa bu coğrafi alan tüm gelişmiş ülkeleri yani
Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya'yı kapsayacak şekilde genişletiliyor.
Irkçılık
hakkında temel bilgi almak isteyenler, Encyclopaedia Britannica'daki (Macropaedia Vol. 15, sf. 359-366, 1984)
makaleyi okuyabilirler. Orada ırkçılığın neden sadece Batı Avrupa ve onun
dünyadaki beyaz sömürgelerinde (Kuzey Amerika, Güney Afrika, Avustralya)
bulunduğu anlatılıyor. Bu konuda Batı'da çok sayıda kitap bulmak mümkün.
Irkçılık,
bir ırkın mensuplarına, o ırkı aşağılık görmenin dışında bir neden olmadan, yoğun
ayrımcılık yapmak, saldırmak ve nihayet soykırımda olduğu gibi öldürüp yok
etmek demek. Burada ırkçının kurbanı, ırkçıya hiçbir kötülük yapmadığından tam
bir masumiyete sahip.
Bir
etnik ya da dini grup mensubu da diğerine ayırımcılık
yapabilir, saldırabilir hatta öldürebilir. Ama bu şiddetin nedeni farklı etnik
gruba mensup olmak değildir. İki etnik grup arasındaki ihtilaftır. Örneğin,
Ermenistan ve Ermeni diyasporası Türkleri soykırımla
suçluyorlarsa, Türkiye'deki Ermeniler de ister istemez bu sorunun etkisine
girerler. Aynı şekilde PKK terörizmi Türkleri öldürürken, barış içinde
yaşamaktan başka arzusu olmayan geniş Kürt kitleleri de sorunun parçası gibi
algılanabilirler.
Doğru
tedavi doğru teşhise dayanır. Yargı ve polisin görevini yapmasının yanında, bu
tür saldırganlık sorunlarını kesin biçimde çözmek için, temelde yatan etnik
sorunu çözmek yeterlidir. Oysa anlaşılır bir neden yokken bir gruba karşı
duyulan ırkçı nefretin çözümü çok daha zordur.
Liberal
'aydınların' saldırgan milliyetçi grupları ırkçılıkla suçlamaları bir başka
açıdan da haksızlık. AB'de Türklere ve Müslümanlara karşı artan bir ırkçılık
olduğu görülüyor. Birçok AB yetkilisi, kültürel görecelik kavramından ya da düpedüz ırkçılıktan esinlenerek, Türkiye'nin farklı
din ve kültüre sahip olduğunu; bu nedenle AB üyesi olamayacağını açıkça
söylüyor. Bize karşı çifte standart buradan kaynaklanıyor. Bu yaklaşım AB'nin
Kopenhag kıstasları adına bizden aşırı taleplerinin de alt-metnini oluşturuyor.
Liberal
'aydınların' Türkiye'yi AB'nin bu tavrına karşı savunması gerekirdi. Oysa
onlar, AB üyelik sürecinden yararlanıp, Franz Fanon'un
sömürge aydın tipi gibi, AB'nin ırkçı tavrını içselleştirdiler ve Türk
milletinin ve Cumhuriyet'in kimliğini hedef aldılar. Kendi milli kimliklerinin
geçmiş travmalar nedeniyle tahrip olmuş olmasından dolayı böyle hareket
ettiklerini anlayamadılar. Her şeyi demokrasi, insan hakları ve barış için
yaptıklarını sandılar. Kıbrıs sorununda Denktaş'ı haksız, Rumları haklı
gördüler. Tarihimizle yüzleşip Ermeni soykırımını kabul etmemizi istediler.
Barış için PKK/DTP'nin federasyon tezini
desteklediler.
Bu
'liberal' fikirler AKP iktidarı tarafından paylaşılmamış olsaydı toplumun bu
denli psikolojik gerilemesine yol açmayabilirdi. Ama yine de bu 'aydınların'
kendi korkunç sorumluluklarını gözlerden kaçırmak için milliyetçilerin tümünü
ırkçılıkla suçlamaktan vazgeçmeleri ve biraz da kendilerini analiz etmeleri
yararlı olacak.