19/04/2006

ARTIK AÇIK AÇIK KONUŞMA ZAMANI

ALİ SİRMEN

Tedavinin ilk aşaması teşhistir. Eğer tanıyı doğru koyamazsanız, tedaviden de sonuç almanız mümkün değildir. Bir illetten kurtulmak istiyorsanız, tanıda kibarlık etmek, hastanın moralini düzeltmek için gerçeği gizlemek çıkar yol değildir.

Son zamanlarda Güneydoğu'da başlayan ve bütün ülkeye yayılma eğilimi gösteren, hatta yayılan olaylara doğru tanı koymak zorundayız.

Bu olayların demokratik taleplerle herhangi bir ilgisi yok.

Bu olayların ekonomik koşulların düzeltilmesiyle ortadan kalkacağını sanmak da safdillikten öte bir aymazlıktır.

Bu açıdan bu savlara kulak asmamak gerekir.

Ne Kürtçenin öğrenilmesi, ne Kürtçe televizyon ve radyo yayınlarının başlaması talepleri ortadan kaldırabilir.

Zaten bütün bunlar da yapılmıştır.

Olayların ardında bulunan güçler ki, PKK DTP ve kimi bölgesel seçilmişlerdir, bu isteklerin yerine getirilmesiyle yetinmeyip yenilerini ileri sürecekler, Kürtçenin iki resmi dilden biri olmasını da talep edecekler, Türkiye Cumhuriyeti'ni iki kurucu halklı bir federal yapıya kavuşturmak isteyeceklerdir, ki zaten bu taleplerini dile getirmektedirler.

Bu taleplerin kabulü halinde bununla da yetinmeyecekler, daha ileri giderek, Türkiye'yi bölme planının son aşamasına geçeceklerdir.

****

Dış destekler de sağlanarak oynanan oyun budur.

Bu gerçeği görmemek için kör olmak gerekir.

Durum böyle olunca da, demokratik ve ekonomik taleplerin göstermelik olduğu kolayca anlaşılabilir.

Hiç kuşku yok ki, daha gelişmiş bir demokrasinin yurdun bütün bölgelerinde egemen olması esastır.

Hiç kuşku yok ki, bütün yurt yüzeyinde, tüm vatandaşların insanca yaşayabileceği gelişmiş bir ekonomik yapıyı kurmak hepimizin görevidir.

Ancak açıkça görmemiz gerekir ki, Kürt vatandaşların çoğunlukta oldukları Güneydoğu bölgesinde (dilerseniz Kürt bölgesi deyin) demokrasinin yerleşmesi ancak PKK'nin silahlarını bırakması, bölgede terörün sona ermesi ve kimi seçilmişlerin de, kışkırtmalarından vazgeçmeleriyle mümkün olabilecektir.

Burada sebep sonuç ilişkisini iyi görmek zorundayız. Orada demokrasi olmadığı için terör egemen olmuyor, tam tersine terör egemen olduğu için demokrasi yaşama geçemiyor.

Yine görmemiz gerekir ki, bu durum sürdükçe, kimse ama kimse oraya yatırım yapmaz. Nitekim yapmıyor da.. bırakın yurt ya da bölge dışından gelecek sermayeyi, bölgedeki Kürt kökenli işadamları dahi buraya yatırım yapmamaktadırlar ve koşullar böyle devam ettiği sürece de yapmayacaklardır. Bu durumda, demokratik ve ekonomik önlem önerilerinin de hiçbir anlamı yoktur.

****

Son olaylar, nihai amacı bağımsızlık olan bölücü girişimin eseridir, Eğer Türkiye'deki bütün Kürt kökenli vatandaşların tümü ya da çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşamak, TC vatandaşı olmak istemiyorlarsa, bu durumu engelleyecek hiçbir güç yoktur.

Onların bizimle aynı ırktan olmaları (eğer öyle ise) aynı dili konuşmaları (eğer öyle ise) aynı dinden olmaları, aynı coğrafyayı paylaşmaları zorunlu bir birlikteliği sağlamaya yetecek öğeler değildir.

Değişik etnik kökenler, değişik alt kimliklere karşın, eğer bir arada yaşama isteği varsa bir ulustan söz edilebilir. Birlikte yaşama, ortak geleceğe yönelme isteği yoksa yapacak bir şey yoktur.

Şimdi bakılması gereken nokta, Türkiye'nin dört bir yanında yaşayan Kürt kökenli vatandaşların çoğunda bir arada yaşama isteği olup olmadığıdır.

Şu ana kadar, aktivist bir azınlık dışında, bu isteğin olduğunu gösteren bir bulguya sahip değiliz.

O zaman yapılacak iş, Kürt kökenli ile ''ayrılıkçı Kürtçü'' birbirinden ayırmak ve bu konuyu açık açık, net bir biçimde tartışmaya başlamaktır.

Durum yepyeni, cesur, kararlı, dürüst bir politika oluşturulmasını gerektiriyor.

Bunun ilk adımı da, rahatsızlığa doğru tanı koyup cesaretle yola çıkmak olmalıdır.

Bugün işbaşında bulunan bu iktidardan, hamasi sözcükler dışında böyle bir politika bekleyebilir misiniz?

Bütün sorun burada...