Atatürk’ün Dindarlığı
Fahri Maden
Tarih Öğretmeni
Doğumunun yüz yirmi yedi, ölümününse yetmişinci yılındayız. Bu yıldönümleri çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Daha doğrusu bu büyük Türk’ü anlama çabası devam ediyor. Atatürk yıllar geçtikçe adeta anlaşılması güç bilgiler yığının içinde kaybedilmeye doğru gidiyor. Günümüzde artık herkesin dilinde o ve onun sözleri dolaşıyor. Hayatı ekonomik, siyasi, kültürel vs arayışlarla geçen bu dinamik insan ritüelleştiriliyor. Yani durağanlaştırılıyor. Fikri hür, vicdanı hür nesillerin banisi bizzat dogma haline getiriliyor. Malumun ilamı budur ve bu gerçek Kaf Dağı’nın ötesine ötelenmiştir. Olan Atatürk’ü anlayamama yarışıdır. Kim daha iyi anlayamazsa ödül sanki onun olacaktır. Zira hangi bilgi kafamızda berraklaşırsa işte o zaman birilerinin dönen çarkı bozulmuş demektir. Atatürk’ün dindarlığı böyle sığ yamaçlara tırmandırılıyor.
Atatürk, “Türk Milleti daha dindar olmalıdır [1923]” derken din, irtica ekseninden çıkıp bir türlü yol alamıyor, pazar malı olmaktan kurtulamıyor. Oysa din bir vicdan işidir, alınıp satılmaz. Atatürk bir din âlimi değildi. Ama dönemin bir takım eserlerine vâkıftı. En azından Batı ne diyor, modernite ne getiriyor, buna karşın dinimiz ne söylüyor sorularına yanıt bulabilecek ölçüde okumuşluğu vardı. Ezanı Türkçeleştirmesi, Türkçe meal çalışmaları yaptırması yine Türk milletinin dindar olmasını arzulamasından kaynaklanmıştı. Türk ezanın, kutsal kitabın hitabını sadece duymakla kalmamalı onu anlamalıydı. Bugün insanımızın hasbel kader dine yönelişi atılan bu emin adımların neticesidir. Atatürk’ün gayesi dinin doğru ve sağlam bir itikatla öğrenilmesi, anlaşılması tekel, olmaktan çıkarılmasıydı. Yoksa dinsiz bir toplumun ayakta kalamayacağı tarihin şahitliğinde şüphe götürmezdi.
Atatürk’ün Osmanlıdan devraldığı kurumlar “dindar”dan çok “mutaassıp” yetiştiriyordu. Onun yaptığı, Abdülhakim Arvasi’nin dillendirmesiyle kapısını sonuna kadar ilme, irfana kapatmış din kurumlarının son durumunu tescillemek olmuştu. Aslında durum içler acısıydı. Yıllarca Nizamiye, Sahn-ı Seman, Caca Bey, Torumtay, Karatay’da gök cisimlerini inceleyen Türk medresesi 20. yüzyıl başlarında topluma hoca yetiştirmekten ileri gidemiyordu. Tekke ve Zaviyelerin pek çoğu kurtuluş savaşında canla başla çalışmışlardı. Ama onlar talihsizdi. İbn Arabi’nin Gazali’nin bitmek bilmez çözümlemeleri yerini tespih çekmeye bırakmıştı. Vahdet dükkanı olması gereken dergahlar sığınak olmuştu. Durum bugün farklı mı bir bakmak gerekir. İnsanoğlu var olduğu sürece Allah’ı, hakikati, ebediyeti arayışı sürecektir. Yani tasavvuf insanın ilgi alanı dairesinde kalacaktır. Bu konuda yeni bir adım atılmalı, geçmişe değil geleceğe yönelik olarak tasavvuf kurumlarımıza işlerlik kazandırılmalıdır. Bugünün dünyasında velilerin tayy-i mekan veya tayy-i zaman kerametleri ışık hızını yakalamamızda misal olabilir. Ancak bu ölçüde geriye dönüş söz konusu olmalıdır.
Atatürk 1923 yılında Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde din konusunda şunları söylüyor: “İnsanlara feyz nuru vermiş olan dinimiz, son dindir, en eksiksiz dindir; çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymasaydı, bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında tezat olması gerekirdi; çünkü bütün evren kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır.”[1] 1926 yılında Hazret-i Peygamber hakkında “O, Allahın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar O, ölümsüzdür.”[2] 1930 yılında ise “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.”[3] 1933’te ezan ve Kur’an hakkında “Ezan ve Kuran’ı Türklerden başka hiçbir Müslüman milleti bu kadar güzel okuyamaz. Bunlara muhteşem müzik ahengi veren Türk sanatkârlarıdır.”[4] Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak bizim vurgulamak istediğimiz Atatürk’ün bilhassa cumhuriyetin ilanı sonrası dine bakışında bir değişimin yaşanmadığıdır. Atatürk’ün bu hassasiyeti ölümünün ardından istismara uğramıştır. Onun dindarlığının üstü adeta örtülmüştür, dindarlığı unutturulmuştur. Hatta dine karşıymış imajı yamanmıştır. Yukarıya aldığımız sözler tüm bunların birer safsata olduğunu ispatlamaktadır. Evet Atatürk’ün ifadesiyle “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır”.[5] Bu konuda insanımız biraz saygıyı ve hürmeti ilkeleştirmelidir. Kalkınmamızı istemeyen, bilhassa iç barışımızı bozmaya çalışan mihraklara pirim verilmemelidir. Manevi değerlerimiz –ki bunlardan biri geçmişimizi ve bugünümüzü borçlu olduğumuz liderlerimizdir- hepimizindir.
Doğumunun yüz yirmi yedinci yılında Atatürk’ün küllendirilen dindarlığı ve unutturulan milletine düşkünlüğü, Türk milletinden gizlenir olmaktan çıkarılmalıdır. Atatürk din ve millet mefhumlarının ehemmiyetini anlamıştı. Cumhuriyete, demokrasiye, hukuka olan düşkünlüğü bu donanımından geliyordu. Annesinin mezarı başındaki şu duası daha açıklayıcı olacaktır. Şöyle niyaz ediyordu: “Annemin mezarı önünde ve Tanrı’nın huzurunda and içiyorum. Bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği egemenliğin, korunması ve savunulması için gerekirse canımı feda etmek vicdan ve namus borcum olsun”. [6] Atatürk öncelikle büyük bir askerdi. Sonra devlet adamı, meclis başkanı ve cumhurbaşkanıydı. Temelde ileri boyutlu bir dinî eğitimden gelmiyordu. Medrese değil harp akademisi okumuştu. Ama yaptığı konuşmalardan ve uygulamalardan yukarıda gördüğümüz üzere dinî hususlara vakıftı. Ondan bir din aliminin tavırlarını beklemek yersiz olacaktır. Ancak o dinsiz de değildir. Din düşmanı hiç değildir. Bu gayet açıktır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz yirmi birinci yüzyılda Atatürk’ün dindarlığını ya kavrayacağız ya da saplantılarımızın esiri olmaya devam edeceğiz.
Kaynakça
1. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara 1959, s.94.
2.Osman Zümrüt, Atatürk’ün İslam Dini Anlayışı, Ankara 1999, s.64.
3. Ali Kılıç, Atatürk’ün Hususiyetleri, İstanbul 1955, s.116.
4. Abdülkadir İnan, “İki Hatıra”, Türk Dili Dergisi, Sayı: 74, Ankara 1957, s.66.
5. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.III, Ankara 1961, s.70.
6.Zümrüt, a.g.e, s.174.