Başkalaşan Türkiye!

 

Prof. Dr. Necdet Adabağ

 

Bu başkalaşma şimdiki bir olay değil. Şimdi doruğa çıktı. Türkiye kılık değiştiriyor. 12 Eylül'den bu yana, dahası, belki, ilerici aydınların istenmez ilan edildiği; çağdaş bilim adamlarının üniversitelerden atıldığı 1940'lı yıllardan başlayan bir eylemdir bu.

 

Bugün Türkiye'de aileler çökme noktasına gelmiştir. Devlet ülkeyi idare edemez olmuştur. Temel nedenlerden biri, küreselleşen ekonomik dizgenin pompaladığı tüketim toplumu bağlamında ihtirasımıza gem vurmayı bilemediğimiz; ardından haksız yaşam koşullarına mahkûm olduğumuz gerçeğine dayalı olarak işsizlik, güvensizlik ve topluma yabancılaşma olgusu içinde olmamızdır. Böylesi bir ortamda insanlarımız arasındaki iletişim bozukluğu çoğu zaman yozluğa varan ilişkiler ağına dönüşmüştür. İnsanlar arasında dayanışma duygusu kalmamıştır. İçinde bulunduğumuz durum en tehlikeli toplum düzenine somut bir örnektir.

 

Bıçağın sırtında gibiyiz. Pembe tablolar çizmenin hiçbir anlamı yoktur. Özdeksel yıkım bir yandan toplumun iliğini kemirirken, bireyi yalnızlığa ve itilmişliğe zorlamış; öte yandan toplumun tinsel duyarlılıkları üzerinde kurmaca savlarla oyun oynanması insanımızın ruhsal gücünü çöküntüye uğratmıştır. Nereye dayanacağını, nereden güç alacağını bilemez olmuştur. Bugün toplumda kol gezen karamsarlığın temel nedeni budur. Yoksun ve yoksul bırakılmıştır insanımız.

 

Sağduyu gerçeği

 

Böyle bir gerçeğin temel sorumlusu doğal olarak ülkeyi bilimsellikten, ardından çağdaşlıktan uzaklaştırarak yoksulluğu insanın yazgısına bağlayan ve başkaldırıya, hak istemine izin vermeyen ve göz göre göre bu sömürü düzenini içine sindirmesi yönünde halkı zorlayan; sorunlara çözüm bulmaktaki gönülsüzlükleri ve yetersizlikleriyle öne çıkan siyasal iktidarlardır.

 

Sağduyulu hiç kimse, gelinen noktayı gördükten sonra, ülkenin hiçbir temel sorununu çözmek becerisini gösterememiş olan 1950'den bu yana gelmiş geçmiş hiçbir iktidarı savunmak yürekliliğini gösteremez. Ne ki, bugün Türkiye'de yollara düşmüş, toplumun özdeksel ve tinsel hakları üzerinde oynanan oyunları haykıran ve söz konusu gerçeği dile getiren yalnızca bir avuç gerçek aydın vardır.

 

Çünkü bir yığın okumuşlar ve seçkinler dediğimiz 'tuzu kurular' nesnel düşünmekten uzak kalmışlardır. Çıkarlarına göre devinmenin kendilerine tanınmış bir ayrıcalık olduğunu görmüş olmanın mutluluğunu yaşarken, sadakayla toplumun ahlaksal değerlerini tersyüz eden ve sahici yaşamsal değer yargılarından halkı uzaklaştıran iktidarlara yeşil ışık yakmışlar, dahası etraflarında pervane olmuşlardır.

 

Bunun en son örneğini bugünkü AKP iktidarıyla vermişlerdir. Eğer böyle davranmamış ve eğer Cumhuriyetimizin insancıl düşünsel çizgideki gelişimini izlemiş ya da görmek istemiş olsalardı bugünkü bu kargaşa, kızın anaya, oğlun babaya, bireyin devlete kini ve öfkesi yaşanmamış olacak; devletle birey arasına yabancı unsurlar giremeyecek ve toplum olarak özdeksel ve tinsel yoksulluk ve yoksunluk görmemiş olacaktık. Machiavelli , "Hükümdar" da hastalığın başlarda bulgulanması zordur ama tedavisi daha kolaydır, der. Gecikilince bulgulaması daha kolay ancak tedavisi zordur.

 

O zaman kırmızı reçetenin bile yararı olmaz, der. Devlet işleri de aynısıdır, ona göre. Devletin çıkmazlarını bulgulayan ve doğru çözüm yolları öneren bir avuç aydınımıza karşı 'doğru' görecelidir demek, yersizdir. Çünkü o bir avuç aydının dışında kimsenin dile getirmek yürekliliğini gösteremediği ya da işine gelmediği için sustuğu sorunlar yumağını başta kabul etmeyenlerin zaman içinde doğrulamaları o sorunların varlığının kanıtıdır.

 

Ayrıca, görmek istemeyenlerin görmedikleri bu sorunların zamanla onlarca da doğrulanmış olması, o bir avuç aydının ne denli yurtsever; geri kalan okumuşların ve seçkinci takımının ne kadar nemelazımcı ve vurdumduymaz olduğunun göstergesidir. Türkiye sorunlarının teşhisinde, ardından çözümünde her zaman geç kalmıştır.

 

Sağduyu gerçeği

 

Ancak bugünlerde büyük bir sorumluluk duygusuyla uyanan uyanana... Güncelde herkes televizyonlarda, açık oturumlarda kaygılı, tüm köşe yazarları telaşlı ve tüm basın yayın organları büyük harflerle laiklik elden gidiyor; Türkiye'nin imgesi değişiyor; yaşam biçimi başkalaşıyor, diye, sızlanıyor. Bugüne dek susanlar, konuşuyor. Günaydııııııın! Bu başkalaşma şimdiki bir olay değil. Şimdi doruğa çıktı. Türkiye kılık değiştiriyor. 12 Eylül'den bu yana, dahası, belki, ilerici aydınların istenmez ilan edildiği; çağdaş bilim adamlarının üniversitelerden atıldığı 1940'lı yıllardan başlayan bir eylemdir bu. Şimdi başlamadı ama böylesi de görülmedi.

 

Güncelde kendileri yetmiyormuş gibi devlete de çarşaf giydirmek isteyen bir siyasal çoğunluk var Meclis'te; ulusun iradesini temsil ettiği iddiasındaki bu çoğunluk Müslüman olunması gerektiğini söylediğinde, karşısında, eli yüzü düzgün bir gazete okumaktan aciz; başını televizyonlardaki dizilerden çıkarıp da "n'oluyoruz, biz daha önce Müslüman değil miydik" diye itiraz etmeyip boyun eğen bir halk kitlesinin yanı sıra türbanın, eşarp ya da başörtüsü olarak yutturulmasına; laik-Müslüman ayrımına, sözüm ona demokrasi adına hoşgörüyle bakan sözde okumuş insanımız ve seçkinci topluluğumuzu bulmuş olmanın mutluluğunu yaşıyor.

 

Ne ki, ülkemizin geleceği açısından, bu sözde okumuşlarımızın ve kentsoylu olamadan kentsoyluluk taslayan seçkinlerimizin çıkarcı anlayışa yasladıkları yaşam biçimlerinden ötürü bugünden yarına ne yapacakları belli olmadığı için bugünlerdeki söylenmelerine bakıp umutlanmayacağımı; ayrıca halkın, eğer çağdaş insana yaraşır bir yaşam biçimi özlüyor ve kalkınmış ülkelerin insanının esenliğine imreniyorsa, halk olabilmenin sorumluluğunu duyarak, doğruyu bulmak adına başını televizyonlardan, aklını hurafelerden, bağnazlıktan, tarikatlardan, localardan ve elini sadakalardan çekmesi gerektiğini söylemek istiyorum.

 

Cumhuriyet Gazetesi - 25.03.2008