Dindarlara Baskı mı? Yoksa Dinsel Baskı mı?
Prof. Dr. Kemal ÖNEN
B izdeki sorun "dindara baskı" değil, fakat dinsel denilerek sürdürülmeye çalışılan ve fanatizme, irticaya ve genel olarak çağdaşlaşmaya karşı olan bir kısım girişimlere ve dirençlere yönelik engellemeler ve yasal tedbirler olageldi.
Son günlerde bazı köşe yazarları, bir öğretim üyesinin "dindarlara baskı" olduğuna ilişkin savını tartışma konusu yaparak çeşitli yanıtlar ve de birbirlerine tarizlerde (dokundurmalarda) bulundular. Bakış farklılıkları ilginç, düşündürücü ve öğretici oluyor. Çoğunun objektif ve doğru değerlendirmeler yaptıkları görülüyor. Ben, 1930'lu yıllardan günümüze kadar bir gözlemci ve kendi çapında bir düşünür olarak bakın ne diyorum: Diyeceklerim kişilere yönelik değildir. Herkes düşündüklerini söyleyebilir, yazabilir. İsabetli ya da isabetsiz olduğunu başkaları ve çok kez zaman belirler. O dönemleri de yaşamış olarak, sadece vicdan ve düşün borcumdur yazacaklarım. Genellemeye müsaittir, ama buna yönelmiyorum, zira gözümden kaçanlar, yanılgılarım olabilir.
Fanatizme karşı
Ne 30-40 ve 50'li yıllarda ve ne de halen dindarlara ve olağan dinsel yaşama, gerçek anlamda, bir baskı vardır. Benim kuşağım okullarda (1929-1946) ve günlük yaşamında böyle bir sorunla karşılaşmadı. 40 ve 50'li yıllarda Sultanahmet Camii'nde sanırım tanınmış besteci Hafız Saadettin Kaynak 'ın arkasında namaz kılıyorduk. Ramazanları, bayramları tüm adabı ve değerleriyle, bugünlere göre belki de daha anlamlı olarak yaşadım, yaşadık. "Dinsel deneyimi de, devrimi de, laikliği de rahatça saygı, sevgi, huzur ve/veya coşku ile yaşadık tüm çevremizde ve de çevremizle kentte, taşrada ve hatta köylerde." Kimse "Kişi laik olmaz, devlet laik olur" demiyordu. Hele Kuran okumak, okutmak, mevlit dinlemek, hatim duaları tertiplemek gibi bir kısmı Kurani olan dinsel âdetlerin yapılmasına kimse ne karıştı ne ters baktı 80 yılı aşan laik Cumhuriyet döneminde. Atatürk 'ün, Kuran okumayı, okutmayı, dinlemeyi sevdiği belirtilir ( Ahmet Gürtaş ; Atatürk ve Din Eğitimi. Diyanet İşleri Bakanlığı Yayınları, 1982). Kuranıkerim'in Türkçe meallerinin en kapsamlısının ve Sahih-i Buhari çevirisinin, 30'lu yılların yönetimince (hükümetince) planlanıp yaptırıldığını hatırlamakta yarar görürüm. Tüm bu olgular ve girişimler 'dindarla baskı düzeni" ile bağdaşır mı?
Aslında bir olguyu göz ardı edemeyiz: 1920'lerde daha I. Meclis döneminden beri "sekülariteye ve devrime yönelik olan düşün biçiminin" ortaya çıkmaya başlaması ile, gerek Meclis'te ve gerekse Meclis dışında bazı çevreler ve kişilerle, saltanatçı ve/veya halifetçi ve de genel olarak yaygın bulunan gelenekçi yaşam alışkanlığının oluşturduğu zihniyet, buna karşı çıkmıştır; halen de değişen yoğunlukta olarak sürüyor. Bu, beklenen bir çatışma ve uyum sıkıntısıydı ve de kaçınılmazdı, çağdaşlığa yönelmiş bir ülkede. Esasen Hıristiyan Batı toplumlarında da benzer süreçler yaşandı ve de uzun sürdü. Çünkü bu sosyal-siyasal devrimlerin doğası gereği idi. Bu bakımdan bizdeki sorun "dindara baskı" değil, fakat dinsel denilerek sürdürülmeye çalışılan ve fanatizme, irticaya ve genel olarak çağdaşlaşmaya karşı olan bir kısım girişimlere ve dirençlere yönelik engellemeler ve yasal tedbirler olageldi. Bu hâlâ sürüyor ve de bazıları sürmelidir, mevcut seküler anayasal düzeni korumak ve sürdürmek için. Son milletvekili seçimlerini yorumlarken sonuca ilişkin etkenler arasında "dindara baskıyı" değil, fakat bazı "aşırı dinsel tutucu" çevrelerin etkisini düşünmek olasıdır. Aslında bu yeni de değildir. 1950'lerden beri değişik derecelerde ve şekillerde olarak ve bugünlerde de sürmektedir.
Baskı var mı?
Dinsel yayınların bol olduğu, dinsel konuların bir kısım medyada öne çıktığı, yeterince imam hatip okulunun bulunduğu, binlerce camide herkesin ibadetini rahatça yapabildiği, açık-kapalı çeşitli yapı ve düzeydeki tarikatların yer aldığı, birçok üniversitede ilahiyat fakültesinin kurulduğu, Diyanet İşleri başkanının gayri resmi toplantılara, yemek ve davetlere bile özel dinsel giysisiyle katılabildiği, fetva döneminin çoktan bittiği ve dinsel fetvaların aslında sadece kişilere yönelik bilgilendirmeden öte bir niteliği olmadığı halde, hukuksal konularda "ulemaya sorulmanın" özlendiği, laikliğe yeni tanımların arandığı, dinsel hislerin ve de simgelerin, etkinliklerin çeşitli yöntemlerle gündemde tutulduğu ve bunlara ilişkin demagojik yorum, kapris ve beyanların yaygınlaştığı bir ülkede, "dindarlara baskıdan hele hele 'insanca baskıdan' söz etmek tutarsızdır. Aslında ülkemizde halen dindara baskı mı? Yoksa dinselleştirme baskı ve çabaları mı var" sorusu belki daha anlamlı gözüküyor.
Cumhuriyet Gazetesi - 30.01.2008