GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Yalnızca “Mustafa” mı?
Talat Saral
(E) Müsteşar
Ölümünün 70. Yılında Büyük Üzüntümüz: Büyük önder ATATÜRK’ün ölümünün 70. yılında Türk milleti olarak çok daha hüzünlüyüz. Ülkemizde yaşadıklarımız, çevremizde ve dünyada olup bitenler; O’nun olağüstü başarılarının ve emsalsiz eserlerinin çok büyük önemini bir kez daha bizlere kanıtlıyor. Ayrıca hayata erken veda etmesinin, Türkiye ve tüm insanlık için geride ne büyük bir boşluk bıraktığını da acıyla görüyoruz.
Çok daha hüzünlüyüz, çünkü; O’nun bize çizdiği ulusal bağımsızlık, egemenlik ve medeniyet yolunda yürüyemiyoruz, bize bıraktığı ve gözbebeğimiz gibi korumamız gereken emanetlerine ve milli değerlere yeterince sahip çıkamıyoruz. Bu konuda esas görevli olanlar veya öyle görünenler, içerde ve dışardaki Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarından çok, birbirleriyle uğraşmayı daha geçerli bir yaşam ve siyaset tarzı olarak benimseme saplantısından ve sığlığından bir türlü kurtulamıyor...
Ve büyük üzüntümüzün (ne yazık ki güncel örneklerini de sıkça yaşadığımız) çok daha önemli nedeni; bu dağınıklığı, umursamazlığı, unutkanlığı, kısır çekişmeleri, hatta bir bakıma vefasızlığı fırsat bilen kimi iç ve dış çevrelerin; Türk milletinin gönlüne taht kuran ve bizlere Allah’ın en büyük armağanı olan yüce dehaya, dünya tarihinde eşi bulunmayan büyük öndere, dolayısıyla da mili değerlerimize yönelik sıradanlaştırma, yıpratma, gözden düşürme ve hatta saldırı kampanyalarını yapmaya cüret edebilmeleri, üstelik bunları çoğu kez ısmarlama bir yöntemle “insani (!)” yaklaşımlar, adalet, düşünce/ifade özgürlüğü, çağdaşlık ve demokrasi gibi, ağızlarda sakız haline getirilen sihirli kavramların makyajı ile topluma sunabilmeleridir...
Belgesel Değil, Belge-sefil: Bunun son örneği; tam da Cumhuriyetimizin 85. kuruluş yıldönümünde, büyük tantanalarla Türkiye genelinde gösterime sokulan “Mustafa” belgeseli, daha doğrusu “belge-sefili”dir...
Büyük kurtarıcımız ve önderimize, dolayısıyla milli değerlerimize, birlik ve dirliğimize saldırı kampanysının son hamlesi olan ve halen gösterimde bulunan bu “filmin” işlediği konulara göre eleştirisini bir başka yazımıza bırakarak, öncelikle ismi üzerinde biraz durmalı ve düşünmeliyiz. Şöyle ki:
1. Başlıktaki iki ismi yan yana getirdiğimizde, GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ü yalnızca çocuk “Mustafa” ile açıklamaya kalkışmak ne ölçüde “insani”, hatta vicani olabilir?
2. Eğer esas amaç Atatürk’ün tüm hayatını “farklı (!)” bir bakış açısıyla da olsa, anlatmak ve tanıtmaksa (ki, filmin esas konusu budur), o takdirde O’nun esas isim ve unvanı yerine, yalnızca hayatının ilk çocukluk çağında (ki, bu çağ filmin başlangıcında “karga kovalamak” simgesiyle çok kısa olarak yer almaktadır), kullandığı “Mustafa” ismini tüm filme çatı yapmak, hangi özgür (!) düşüncenin ürünü olabilir? (Bilindiği gibi, büyük önder “Mustafa” adını Askeri Rüştiye’nin birinci sınıfına kadar taşımış, o sınıftaki üstün yeteneği ve başarısı ile, aynı adı taşıyan matematik hocasından ikinci isim olarak “Kemal” adını bir ödül olarak almıştı. Kaynaklar, ondan sonra büyük önderin adını -özel yaşamı da dahil olmak üzere- hep “Mustafa Kemal” olarak belirtir.)
3. Bir çocuğu veya yetişkini küçük adıyla kimler çağırır? Toplum yaşamımızdan ve geleneklerimizden bildiğimiz kadarıyla aile büyükleri, yakın okul, iş ve meslek arkadaşları, değil mi?.. Filmin yapımcısı ne bunlardan biridir, ne de bunların ikinci-üçüncü kuşağıdır. Ve ayrıca ne de film, bu adı kullanabilecek aile büyüklerinden birisi ile yapılmış bir söyleşi temel alınarak kurgulanmıştır...
4. Bu durumda filmde;
· Ya büyük önderin tüm hayatını kavrayan başlıktaki esas ad ve unvanını maksatlı olarak “Mustafa”ya indirgeme gayretkeşliği ile karşı karşıyayız,
· Ya da O’nun “Mustafa” olduğu dönemdeki yaşamının kilometre taşlarının, düşünce ve duygularının/hayallerinin tüm hayatı boyunca etkisinde kaldığı (ki filmde, örneğin hilafetin kaldırılmasında buna çağrışım vardır) gibi, bilimsel izahı olamayacak bir saçmalığa tanık oluyoruz...
Daha “Mustafa”nın içeriğine girmeden dikkat çekmek istediğimiz bu noktalar bile; bu “film” çalışmasında yola çıkılırken esas amacın, O’nun yaşamına ilişkin sözde belirsizlikler etrafında bir “serbest (!) tartışma” ortamı yartmak olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Kaldı ki, hakkında yurt içinde ve dışında binlerce kitap ve inceleme yayımlanan, filmler ve gerçek anlamda belgeseller yapılan, konferans, seminer ve paneller düzenlenen ve enstitüler kurulan büyük önder ATATÜRK’ü, “insani yönü” ya da “özel hayatı” bahanesiyle tartışmaya açmak, bilinenler/belgelenenler dışında, daha neleri ortaya koyacak, kimlere ne kazandıracak?..
Tabii, bunu iyi niyetli olanlar için soruyoruz. Bu “film” için kullanılan çoğu belgenin tek yanlı olarak seçilişini, bunlardan “uygun” ifadelerin adeta cımbızla çekilerek alınışını ve içeriğini beğenmediği için çalışmaya mali destek vermeyen kuruluşlar için hemen karalama kampanyası açıldığını da dikkate aldığımızda, “tartışmaya açmak (!)” maskesi altında, büyük önder ATATÜRK’e yönelik çok çirkin bir saldırı girişimi ile karşı karşıya bulunduğumuz görülmektedir... (1980’lerde de Güneydoğu için “Özerkliği/ federasyonu da tartışmalıyız!” deniyordu. Bugün bu konuda gelinen nokta kulağımıza küpe olmalı.)
Bu “film” konusunda özellikle genç kuşaklardan gelen, medyada da yer alan çok hakı ve yoğun tepki, eleştiri ve sorulara karşı, yapımcının çoğu kez yanıt veremeyerek yanlışlarını (?) kabullenmesi ve/veya “...Öyle mi, anlaşıldı, amacımız bu değildi...” türünden tevil yollu cevaplar vermesi, önceden planlanmış nasıl bir oyunla karşı karşıya bulunduğumuzu göstermektedir...
Sonuç: Yazımızı, Sn. Prof. Dr. Özer Ozankaya’nın, bize de ulaşan “Can Dündar’ın Amacı Ne?” başlıklı ve 29 Ekim 2008 tarihli konuya ilişkin yazısından bir alıntı yaparak bitirelim:
“... Bu yaklaşımla Atatürk filimleri hazırlayıp yayınlamak gerçekten büyük sorumsuzluk sayılmalıdır: Tarihe karşı, Türk ulusuna karşı ve yalnız Türk ulusunun değil, tüm insanlığın övünç kaynağı bir büyük düşünür-öndere karşı sorumsuzluk...
‘Suret-i haktan görünüp’, gerçek dışı, yanıltıcı, demokrasi düşmanlarından ‘aferin’ almaya yönelik yayın yapılması, düşünce ve yayın özgürlüğünün kötüye kullanılması olarak görülmelidir...Bir yanda, dünyanın dört kıtasından bir çok tanınmış bilim, sanat, siyaset ve askerlik şahsiyetinin, 21. yüzyıla girerken, oy birliği ile Atatürk’ün tüm insanlık için kalıcı katkılarını dile getirmekten onur duyması... Bir yanda Can Dündar ve onun gibi yayınlar yapanların tutumu...
Ne diyelim, ‘YERE düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten’ ...”
Son Söz: Gerçekten de öyle! Güneş balçıkla sıvanabilir mi?... O, milletimizin gönlündeki tahtta ebedi olarak yaşayacaktır. Tıpkı Cumhuriyetimiz gibi...
Büyük kurtarıcımızı ve önderimizi ölümünün 70. yılında bir kez daha saygıyla ve rahmetle anıyor, aziz hatırasına ve eserlerine bağlılığımızı en gür sesimizle yineliyoruz.