İkinci Dalga
Ergin Yıldızoğlu
Yeni bir “transformismo” dalgası gelişiyor. Birinci dalgada liberal entelijansiya, siyasal İslamı desteklemeye ikna edildi. Liberal entelijansiyaya güçlü ekonomik ve ideolojik bağlarla bağlı sol liberal entelijansiya da bu ilk dalganın bir parçası, adeta ikramiyesi oldu.
Şimdi de sosyalist entelijansiya siyasal İslamı desteklemeye çağrılıyor. Siyasal İslamla sosyalist entelijansiya arasındaki kültürel, ideolojik uçurum çok derin olduğundan, bu uçurumu aşacak bir köprü gerekli. Bu işlevi de birinci dalganın “ikramiyesi” olanlar üstleniyor. Ama bir de, sosyalistlerle bu konuyu konuşmaya izin verecek, sosyalistlerin eleştirilerini sterilize edecek bir söylem gerekir. Diğer bir deyişle liberal entelijansiya ile sosyalistler arasında kurulacak diyaloğun önce açılması, sonra da uygun bir biçimde parantez içine alınması gerekir. Bu diyaloğun “sosyalistlerin krizi” tartışmasıyla açılmaya, “AKP davası - Ergenekon soruşturması” ikilemiyle simgeselleştirilen “Demokrasi (seçilmiş bir hükümet) ve Darbecilik” denklemiyle de paranteze alınmaya çalışıldığını görüyoruz...
Demokrasi ve darbe arasında…
Ancak, bu parantezin çok ciddi teknik zaafları var. Bu parantezdeki, “demokrasi” hiçbir biçimde sorunsallaştırılmadan, “düşünülmeden”, salt seçilmiş olmayla sınırlı kalan, içerikten yoksun bir kavram.
Darbecilere gelince... Karşımızda, o da iddialara göre, 4-5 yıl önce darbe planlamış, ama ordunun komuta kademelerinden destek görmemiş, hatta dışlanmış bir grup var. Diğer bir deyişle karşımızdaki, gelecekte olabilecek bir darbe tehlikesi değil, geçmişte iflas etmiş bir darbe girişimi. Bu yüzden söylem giderek darbecilerden kaos yaratma planlarına, diğer bir deyişle “terörist” suçlamasına dönüşüyor. Kısacası, bu parantezi teknik olarak, hele “halka güvenmemek” suçlamasına sarılarak kapatmak olanaklı değil. Çünkü “modern zamanlarda”, “halkın tercihi” üzerinde konuşabilmek için önce bu tercihin arkasındaki dinamikleri ve şekillendirilmesinin süreçlerini (kültür endüstrisi, “gösteri toplumu” gibi) düşünmek gerekiyor. Yoksa, “sen halka güvenmiyor musun” sorusunu soranlar, aniden kendilerini, “sen popülist bir demagog musun” sorusuyla yüz yüze bulabilirler.
Parantezin dışındakiler
Teknik sorunları bir yana, bu parantezin esas amacı, sosyalistlerin kendilerini sosyalist olarak tanımlamalarına olanak sağlayan kavramlarını dışarıda bırakarak onları sessizleştirmek ve yönlendirmektir...
“Sosyalist” kavramı, baskı ve sömürünün olmadığı, eşitlikçi toplumlara ilişkin tasarıları içeren, tarihsel kökleri Spartaküs ayaklanmasına, Bedrettin olayına kadar giden, “komünist hipotez” kümesine aittir.
Kapitalist toplumdaysa bu kavramın içeriği, emek/sermaye çelişkisi ve kapitalist dünya sistemi üzerinden, kapitalizme ve emperyalizme (gelişmiş ülkelerin kapitalistlerinin, kendi ekonomik siyasi çıkarları doğrultusunda diğer ülkelerin ekonomik, siyasi ve kültürel yaşamlarına zorla ya da dolaylı yollarla müdahale etmesine) karşı olmak ilkeleriyle doldurulur. Bu içerik, demokrasinin her zaman eşitlik, özgürlük, kavramlarıyla “kimin için” sorusuyla birlikte ve bir devlet biçimi olarak düşünülmesini gerektirir. Bu bağlamda başlangıç noktası her zaman toplumdaki en ayrıcalıksız kesimlerin, dışlananların gereksinimleridir. Bu yüzden sosyalizmi, konuşabilmek için, mutlaka Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimini” ve materyalist bir felsefi yönelimi benimsemiş olmak gerekir.
Sosyalistler için devlet, demokrasi gibi kavramlar hep sınıflar arası ekonomik siyasi iktidar ilişkileriyle, halk kavramıysa, toplumsal hegemonya kurma süreçleriyle birlikte düşünüldüğünde anlamlıdır.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, sosyalistlerin, darbecilere, “Ergenekon” türünden maceralara, siyasal İslamın partisine destek vermeyecekleri hemen anlaşılır. Çünkü bunların hiçbiri sosyalistlerin, “komünist hipotezi” yaşadıkları tarihsel koşullar içinde uygulamaya koyma çabalarına uygun araçlar değildirler. Dahası, darbeciler ve siyasal İslamın temsilcileri başarılı oldukları her yerde sosyalistlere karşı şiddet uygulamaktan asla çekinmemişlerdir.
Bugün gündemde bir darbe tehlikesi yoktur. Bu nedenle sosyalistler açısından esas tehlike siyasal İslamın hem kapitalizmle hem de emperyalizmle işbirliği içinde olan projesidir. Sosyalistlerin de, yukarıdaki parantezin dışında kalan ilkelerine sarılarak, öncelikle bu tehlikenin üzerinde odaklaşmaları gerekir.
Kürt kimliği sorunu da bu parantezin dışındadır. Çünkü bu gün Kürt kimliğine karşı en büyük tehlike, devlet baskısı değildir. Aksine devlet baskısı, bugüne kadar hep Kürt kimliğinin güçlenmesine yol açan bir etken olmuştur. AKP’nin ait olduğu siyasal İslamsa, Kürt kimliğini bir “pasif devrim”, “moleküler dönüşüm” süreci içinde önce sulandırarak sonra Müslüman kimliği içinde eriterek zamanla yok edebilecek özelliklere sahiptir. Kürt kimliği de bir kavram olarak Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimine” aittir. Ne ironi değil mi?
Cumhuriyet Gazetesi - 06.08.2008