YALAKALIK!..

Mahmut YILBAŞ

 

         Bireysel ve toplumsal hastalıktır…

         Yalancılığın akrabasıdır türevidir…

         Yalaka, her şeyden önce yalancıdır. Doğru ve gerçeğin düşmanıdır.

         Makam, mevki, rütbe ve servet edinme yolu olarak görülür.

         Yalakalar korkaktır, sinsidir, zalimdir haindir, kurnazdır, çıkarına düşkündür; kolayca satın alınır ve satar. Utanmazdır. İnsanlık erdem ve onurunu yitirmiştir.

         Zaman zaman şaklabanlık veya soytarılıkla karıştırılır.

         Şaklabanlar, soytarılar yalakalardan çok faklıdır.

         Onlar, genellikle yalaka değildirler.

         Tarihte ünlü şaklabanlar, soytarılar vardır. Güçlü hükümdarlara hizmet etmişlerdir. Eğlendirirken düşündürmek ve gerçekleri söylemekten de geri kalmamışlardır. Krallar, imparatorlar soytarılarını, bir anlamda, etrafında olup bitenleri öğrenmek için yanlarında bulundurmuşlardır.

         Bu nedenle, soytarılar yalakalardan hem farklı ve hem de dürüsttürler.

         Yalakalık, genellikle geri kalmış toplumlarda ve bilimsel, çağdaş, demokrat, insani kuralları benimsememiş, özümsememiş içine sindirememiş, katı ve körü körüne, bağnaz bir itaat anlayışını alışkanlık ve davranış biçimi haline getirmiş kurum ve kuruluşlarda ilişkiler hemen hemen böyledir. Buralarda ilişkiler, yazılı olanlardan, akıl ve bilim dışında oluşur, hastalık hale dönüşür.

         Çünkü, hem bireysel ve hem de toplumsal ilişkiler çürümüş kokuşmuştur. Yaygınlaştıkça toplumlar, kurumlar, kuruluşlar, sosyal ve psikolojik çöküntüye uğrar. Yalakalık öyle bir illettir ki, zamanla mutasyona uğramışlık ortaya çıkar öyle bir an gelir ki, ne doğru, ne yanlış; ne gerçek, ne taklit anlamak zorlaşır; yaşam kaotik bir yapıya dönüşür.

Nereden çıktı bunlar?

         Böyle bir şey mi var, ortalıkta?

         Hayır; ne ilgisi var; laf ola beri gele diyenler var ise; işte baş yalakalar onlardan biri olabilir.

         Nerede olursanız olun, şöyle bir etrafa bakınız, yalakalık her yerimize sinmiş durumda.

         Yalakalar ortalıkta cirit atıyor.

         Yalakalık toplumumuzda, neredeyse bir yaşam piramidi oluşturmuş gibi…

         Siyasette, bürokraside (sivil-asker), iş dünyasında, medyada, ve ilmiye dünyasında, yani her yerde bunlar var.

         Bakınız siyaset sınıfına!

         Sadece yalakalık değil, riyada almış her taraflarını seçmeninden seçilmesine kadar, ağızlarına kadar batmışlar.

         Ne memleket, ne millet ve ne de adalet gözlerinde.

         Varsa, yoksa çıkarlar

         Düzinesi mahkemelerde yargılanmakta…

         Dönem değiştikçe, sadece yargılananlar yer değiştiriyor.

         İktidardan düşenler, kendilerini mahkeme önünde buluyorlar.

         Siyaset; sanki, dönme dolap…

         Suya yaklaştıkça kaplar doluyor, bir başka yere boşaltılıyor.

         İktidarda, burunlarından kıl aldırmayanlar, gün dönünce, önler ilikleniyor, hazır ola geçiyorlar.

         Ya bürokrasi!...

         Siyasetle hem işbirliği ve hem de kader birliği yapılmış.

         Onlarla geliniyor, onlarla gidiliyor.

         Siyasetçiler yüce divana…

         Bürokratlar ağır cezalara..

         Boyun bükenler, gerdan kıranlar, dudak şaplatanlar, düğme ilikleyenler, el pençe duranlar, evetçiler, sepetçiler, akıllarınca iktidar olmanın sefasını sürüyorlar.

         Oh! diyenler sonradan Ah!... diye inliyorlar.

         Hele medyanın hali, yürekler acısı…

         Orada yalakalık, özellikle patron medyasında, hepten almış başını gitmiş.

         Medya borsası en canlısı…

         Sadece iç değil dış borsalarda da hizmet sunumu yapıyorlar. Vakıf hizmetinde olanların sayısı bir hayli kabarık.

         Ya, iş dünyasında durum nasıl?

         Onlar da “ANA” uçağına kapağı atmışlar, bir oraya bir buraya gidip geliyorlar.

         Hep göz önünde bulunmayı, iş yürütmenin gereği olarak görüyorlar.

         Bunlara göre her şey toz-pembe; işler tıkırında gidiyor. Ülke, bugüne kadar görülmemiş bir refah ve kalkınma içerisinde. Satılacak bir şey bulundukça işler yolunda demektir. Satılacak daha çok olduğuna göre endişeye mahal yok. Bir kere istikrar yakalanmış. Aman bozulmasın. Bu karar ahrete kadar…

         Ya ilmiye sınıfı…

         Orada her çeşidi var…

         Kendi içlerinde “yalakalığın” bilimsel bir ilişki düzeni oluşturduğuna inananların sayısı hiç de az değil… Hele bir de ücretli hale dönüştürdüler mi ki çoğunluğu  bunu becermiş durumda, kaymaklı ekmek kadayıfı, yemesine doyum olmaz. Konumları, görünüme göre, en muhkem olanlarda bu sınıfa mensup olanlar. Nasıl olsa “ilmiye” adına hareket ettikleri görüntüsüne taşıdıklarını sanıyorlar. Zaman zaman ucuza, dolmuşa geldikleri, getirildikleri( yalakalı uğruna) oluyor ama, cahilliğe kesiminin unutkanlığı imdatlarına yetişiyor.

         Bunlardan “boğaz”larda, “tepe”lerde, “saray”larda, “kent”lerde ve “saban”larda olanları en ünlüleri…

Yalakalık hem sari ve hem de kalıcı bir hastalık, yakalananlar hizmet, görev, sona erse bile konumlarını sürdürmüşler. Hani denir ya “can çıkar, huy çıkmaz” diye. İşte böyle bir şey. Yani mezara kadar devam ettirenlerde oluyor.

         Niçin bu kadar söz?

         Niçin mi?

         Bunaldık yahu, bunaldık!...

         Ülke nefes alınamayacak hale geldi!

         Nereye uzansan elinde kalıyor!

         Etraf sanki çöplük!

         Yeter! Biraz vicdan, biraz ahlak! Kalmadı mı?

         Siz “viran olası hanede, evlad ü iyâl var” diyenler;

         Siz “Boğaz kırk düğümdür” düşüncesini taşıyanlar;

         Siz “Ağzınıza kilit vuranlar”

         Siz “Ağzı var, dili yok” olanlar.

         Hepimiz; evet, hepimiz içinde bulunduğumuz bu hal-gidişten sorumluyuz.

         Çünkü, suskunluğumuzdan, neme lazımcılığımızdan yalakaları meydanı boş buluyorlar.

         Hımbıllık, miskinlik bakınız toplumu ne hale dönüştürüyor.

         Hak, haklarını arayabilenlerin savunabilenlerindir.