SİNDİRMEK…

Mahmut YILBAŞ

 

Hazmetmekte denir.

Bilimsel tarifine girmeden kısaca, canlıların yaşamak için besinlerini fiziksel ve kimyasal değişikliğe uğratmasıdır.

Yani, hayatta kalabilmek için canlıların yaptıkları temel faaliyetlerinden biridir.

Solumak gibi…

Sindirim için besine, solumak içinde havaya, yani oksijene ihtiyaç duyulur.

Yeterli midir?

Hayır değil… Bir de; işlemi yapacak organa gerek vardır.

Solumak için güçlü bir ciğer gerekir…

Ciğersizler; soluma işini yapamazlar…

Onlar için, ne havaya, ve ne de oksijene ihtiyaç vardır. Yani, nihayet ciğersizdirler. Tıpkı bazı sürüngenler, böcekler gibi…

Peki; nasıl yaşarlar?

Şöyle veya böyle…

Bir mekanizma geliştirmişlerdir.

Diğer canlılardan farklıdırlar…

Örneğin, solucanlar…

Solucan sözü; acaba, solumak sözcüğünün bir türevi midir?

Dilcilerin işi…

Kurtçuklar sınıfından. 3000 çeşit türü bulunur. Çoğunluklu asalaktır.

Bir bölümü insanların sindirim organında yaşar ve dışkıları ile beslenir.

Sindirim diye başladık, solucanlara geldik…

Daha başka çağrışımı olur mu?

O kadar fazla ki!..

Sindirim denince, akla geviş getirenler gelmez mi?

At, inek, öküz ve deve gibi…

Hele o mandalar!..

Baygın gözlerle, nazlı nazlı nasıl geviş getirirler…

Öyle fazla yiyecek de aramazlar…

Halbuki domuzlar, öyle mi?..

Bir kere doymak bilmezler ve tercihleri de yoktur. Önüne ne konursa, onu büyük bir iştahla yerler. Bir de eşlerini kıskanmazlarmış… Acaba sindirimleri ile bir ilgisi var mı? Her şeyi sindirenin bir de, mezhebi mi geniş oluyor, acaba?..

Bazı yaratıklar da yiyeceklerini tüm tüm yutar.

Boğa yılanı, böyle yapar. Sonra da, sindirmek için kıvranıp durur…

Peki! İnsanlar dünyasında bu iş nasıl olur?

Yani insanlar nasıl beslenirler?

Sindirimi nasıl yaparlar?

Alışkanlıkları nelerdir?

Neyi daha fazla tercih ederler?

Bir de, sindirim ile ilgili hangi sözcükleri üretmişlerdir?

Herhalde, her dilde, bir hayli fazladır.

Biz de bulunanların, birkaçına değinelim:

 

Tok-Tokluk:

Hepimiz biliriz, sadece bilmekle kalmaz tecrübemiz de vardır.

Tıka basa yemek üzerine…

Şiirler bile yazılmıştır. “yiyin efendiler, yiyin- bu han-i iştiha sizin- doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin.” diye…

Demek ki; kimilerimiz domuz gibi, affedersiniz, boş ambar gibi  dolduruyor midesini…

 

Aç – Açlık

Tok sözünün, anlam olarak tam karşıtıdır.

Yiyeceksizliği, yoksulluğu ifade eder.

Ayrıca, dilimizde o kadar çok anlama gelir ki…

Bir de, atasözleri bakımından da çok zengindir.

Birkaç örnek:

“Aç bırakma hırsız edersin, çok söyleme arsız edersin…”

“Aç doymaz, tok acıkmaz…”

“Aç gezilmez, tok uyunmaz…”

“Aç köpek, fırın deler…” gibi

daha niceleri vardır…

Acaba, sindirmek sadece biyolojik, kimyasal ve fiziksel anlam mı ifade eder?

Yok canım…Bazılarımız için psikolojik, sosyolojik, toplumsal ve siyasal anlamı, daha ön plandadır.

Hatırlar mısınız?

Ünlü bir siyasetçimiz ne kadar fazla sindirim sözcüğünü kullanırdı…

Sanki bedensel bir sıkıntısı vardı da bunu psikolojik boyuta yansıtırdı.

Ne demek isterdi; “içime sindiremiyorum, sindirmekte zorlanıyorum”  derken.

Nazik insandı, kibar insandı, ar-namus erbabıydı…

Hiç olmazsa; olanları- bitenleri, yapılanları arada sırada da olsa, kabullenemediğini bu “sindirim” sözcüğü ile dışa vururdu…

Ya şimdi!..

Öyle mi?..

Sanki; herkes değirmentaşı olmuş…

Ne bulunursa un ufak ediyor, sonra da yutup yok mu gerisi diye ağız şaplatıyor...

Mübarekler, sanki dipsiz kuyu olmuşlar… ellerine düşenler, derinliklerinde yok olup gidiyor…

Hazımsızlık diye bir sorunları kalmamış!..

Çünkü, dışarı gide gele, sindirim nasıl kolaylaştırılır, son zamanlarda, öğrenenlerin sayısı bir hayli artmış. Her kesimde, deneye deneye, sindirim tekniklerini evrimleştirenler çoğalmışlar.

Hatta aralarında yarış bile yapılıyormuş, büyük lokma yemek konusunda. Boğaza takılı kalınır gibi bir endişe de kalmamış, kimse de… Çünkü  kemikler, kılçıklar teker teker ayıklanmış, lokmalar yutulacak kıvama getirilmiş, diye düşünülüyormuş.

Ne, Neyle birlikte yutulursa sindirim sorunu yaşanmayacak, çok iyi biliniyormuş; artık!..

Biliniyor ki, dur durak tanımadan atıştırıp duruluyor…

Kırmızı ışıklara da riayet kalmadı. Geçen geçene…

Her tarafı  otoban yaptılar…

Sürat felakettir, sözü de anlamını yitirmiş…

İştahlar gem kabul etmez oldu…

Türkiye’nin vay haline!..

Nasıl sindirileceği düşünülmeden bütünüyle yutulmak isteniyor!...     

Acaba, deneyimleri buna yeterli olacak mı?