SEÇİM…
İçinde bulunduğumuz süreç,
Üç perdelik…
Birinci perde TBMM’nin yenilenmesi idi,
yapıldı!
Diğer ikincisi cumhurbaşkanı seçimi ve
Referandumdur...
Seçim sonuçları, malum…
AKP çoğunluğu yeniden sağladı.
Hem de %46 üzerinde oy alarak.
Neredeyse pek azının öngördüğü %48 oyunu almaya ramak kaldı.
Tek söylenecek, sandık sonuçlarına herkesin saygı göstermesidir…
Bu, demokrasidir!..
Vatandaş böyle uygun görmüştür.
Mutlaka bir bildiği vardır!..
Demekten öteye, kimse kendinde başka bir hak bulmamalıdır.
Ancak, seçim süreci anayasaya uygun düşmeyen bir takım kararlarla başlatılmıştır.
Bir bakıma, seçim sonuçları bu anayasaya uygun olmayan kararların ürünü olmaktadır.
Bu kararlardan, tamamen, iktidar partisi sorumlu tutulmamalıdır.
Çünkü, bu süreç, sadece onlar tarafından yaşanmamıştır.
Bu sürecin içinde başka siyasi kurumlar, makam ve merciiler de bulunmuştur.
Ana muhalefet ve gruplu grupsuz partiler ve liderleri de rol almıştır.
Bir başka merciin tutumu ise, süreci, doğrudan, iktidar partisi ve lideri kadar, hatta ondan daha fazla belirleyici olmuştur.
Bu mercii, cumhurbaşkanlığıdır.
Çünkü:
TBMM cumhurbaşkanını seçemediği için seçimler öne alındı.
Seçim tarihi kararı, anayasanın 102 ve 104. maddelerine göre cumhurbaşkanı tarafından alınması gerekirken, TBMM’de çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi tarafından belirlenmiştir.
Anayasaya uygun şekilde karar alınmadan seçimlere gidilmesine engel olunmamıştır.
Bu, yapılmamıştır…
Mecliste temsil edilen, iktidar dışındaki siyasi partiler, anayasaya uygunluk için gayret göstereceklerine, bireysel öngörülerine göre hareket etmeyi daha uygun bulmuşlardır.
Yüksek Seçim Kurulu da, meclisin seçim kararının anayasaya uygun olup olmadığına bakmak yetkisinin bulunmadığı görüşünü benimsemiştir.
Yüksek Seçim Kurulu 298 sayılı “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun”un 14. maddesini gerekçe olarak görmüştür.
Haklıdır.
Sözü edilen 14. madde, böyle bir yetki taşımamaktadır.
Ancak; anayasaya aykırı olan bir meclis kararına dayanarak seçim işlerini yürütmek görevi, hangi kanunun hangi maddesinde yazılıdır.
TBMM, seçim kararında anayasanın 78. maddesine dayanmıştır. Ancak 78. madde, olağan durumları kapsamakta. 102. maddede düzenlenmiş cumhurbaşkanı seçemediği hallerde seçimin derhal yenilenmesi gibi “olağan dışı” durumla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Burada; şu çarpıcı ve herkesi hayrete düşürecek bir ihtimali açıklayalım ve konunun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha hatırlatmış olalım:
Varsayalım ki; iktidar partisi , meclis çoğunluğuna dayanarak seçim kararı, yani yenileme kararı almasaydı, TBMM’nin yenilenmesini hangi organ veya mercii sağlayacaktı…
Başka bir olasılık daha:
İktidar çoğunluğu seçim tarihini 6 ay öteye atmış veya; anayasada öngörülen seçim erteleme hallerinden birini göstererek, seçimlerin yenilenmesini bir yıl sonraya erteleseydi durum ne olacaktı.
Aynı soruyu da tekrarlayalım!
Bu durumlarda anayasanın ‘derhal seçime gidilir’ hükmünü hangi mercii uygulayacaktı…
İşte! İşin püf noktası burada yatmaktadır.
Ne Yüksek Seçim Kurulu, ne de anayasaya göre yetkili mercii olaya bu açıdan bakmak gereğini duymamıştır.
Yüksek Seçim Kurulu ne yapabilirdi?
Yapılacak şey, meclis kararını TBMM’ye gönderip görüş bildirmesini istemeliydi…
Bu yapılmamıştır.
Yapılmamakla, anayasaya uygun düşmeyen bir kararla seçim işleri yürütlmüştür.
Hem de tarihi bir seçim.
Esas, üzerinde durulması gereken husus ise Sn. Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki tutumu olmuştur.
Sn. Cumhurbaşkanı böyle bir karar almaya yanaşmamış, soğuk bakmıştır.
‘Yetkim yoktur’ diye bir açıklama da yapılmamıştır.
Eğer böyle bir karar alınmış olsaydı, iktidar çoğunluğunun fiilen sahiplendiği yasama yetkisini sürdürerek yaptığı anayasa değişiklikleri gerçekleşmemiş, referandum gibi bir sorunu da, Türkiye’nin olmamış, olacaktı.
Anayasa hükmüne uymamakla gereğinin yerine getirilmemiş olması, belki bir takım tereddütler, endişeler ve siyasal kaygılardan ileri gelmiş olabilir. İktidar, halka gittiğinde, cumhurbaşkanı seçiminde ve TBMM’nin yenilenme kararının verilmesinde, cumhurbaşkanının taraflı davrandığını ileri sürebilirler, denilebilir…
Ancak; iktidar her şeyi, seçim tarihi de dahil, bildiği gibi ve gelecek hesaplarına uygun düşecek şekilde yaptı ve yine, başta cumhurbaşkanı olmak üzere, devlet kurumlarını ve siyasi partileri (mecliste bulunanları) halka şikayet etti. Mağdur edildiklerini, seçim meydanlarında durmadan tekrarladı ve umduğundan fazlasını da, oy olarak aldı.
İktidar partisi kararlı ve atik davrandı ve kazandı…
Karşısında olanlar sessiz, ürkek ve ikircikli bir durum sergilediler ve kaybettiler…
Anayasa ve hukuk gücünü arkasına alıp sağduyulu, ancak, kararlı ve mücadeleci bir tutum sergilenmemiştir…
Bu yapılmamıştır…
Ancak, seçimler olmuş, sonuçlar alınmıştır.
Seçmen, cumhurbaşkanı seçiminden itibaren kararlı, kendine güveni olduğunu gösteren iktidar partisine desteğini, artırarak vermiştir…
Ne yapılabilir,
Ve ne yapılmalıdır.
Halk tercihini yapmıştır.
Siyasi partilerin görevlerini belirtmiştir.
Sorumluluk; başta iktidar partisindedir…
Önceki dönemdeki “Ben her şeyim” tutumunu bir tarafa bırakıp, parlamentoda ve toplumda uzlaşma sağlamak için öncülük görevini yerine getirmesi, herkesin beklentisidir…
Bu, hem iktidar, hem muhalefet ve hem de bütün Türk halkı için hayırlı olacaktır…
Çünkü seçim kazanmak, tek başına amaç olamaz. Ülkeyi, önümüzdeki sorunlarla dolu süreçte en sağlıklı biçimde yönetmek gerekmektedir. Bunun da yolu, toplumun her kesimine kulak verip kucaklamaktan geçer.
Bu, demokrasiyi yaşatmak için gereklidir…