BATI “İSLAM HALİFELİĞİ”Mİ İSTİYOR?..
Mahmut YILBAŞ
En azından, şimdilik, İslam ile Batı arasında bir çatışma başlamış değil; fakat, İslam dünyasının geleceğinin nasıl biçimleştirilmesi gerektiği konusunda Batıda bir fikir birliği henüz sağlanmamış durumda. İki anlayış mücadele etmekte: Bir görüşe göre; İslam seküler demokrasi ve evrensel temel insan hakları ile bağdaşabilir; karşıtlarına göre ise, bir “Halife” başkanlığında “Küresel İslami”devlet kurulmalıdır. Bunlar gerçek bir “kültür çatışması” çıkarmak arayışında olanlardır. Amaçları ılımlı, yumuşak Müslümanları kendi anlayışlarına göre İslam devletlerini kurmalarına yöneltmek ve hatta zorunlu duruma getirmek isteyenlerdir.
Aşırı İslami örgütler, El-kaide gibi, terör ve siyasal şiddetle arzularını gerçekleştirmek isteyenler Batı halkları tarafından çok iyi bilinmektedir. Taliban(Afganistan) ve 11 Eylül olayı bu şiddet taraflarının tanınmasını sağlamıştır. İdeolojik mücadeleleri sürdüren, ancak teröre karışmamış İslami örgütlerin büyük bir bölümü Batı insanı tarafından ya tam duyulmamış veya faaliyetleri bilinmemektedir. Bunlardan en önemlisi Hizb-ut-Tahrir hareketidir. Uluslararasında faaliyet gösteren radikal Sünni İslam ideolojisinin öncülüğünü yapmaktadır. Bir terör örgütü olarak tanımlanmamakta ancak ideoloji olarak terörün alt yapısının oluşmasında kullanılmaktadır. Özellikle Batı kökenli Vahabi söylemiyle liberal toplumlar için tehdit oluşturmaktadır. Çünkü diğer İslami gruplar daha çok belli bir sorun üzerinde, Filistin ve Keşmir gibi, yoğunlaşmış ve amaçları bu çerçeveyle sınırlanmış olmasına karşılık Hizb-ut-Tahrir bütün dünya Müslümanlarının İslami bir idare altında toplanmasını amaçlamaktadır. Bundan dolayı diğer bütün örgütlenmeler bunları rakip olarak değil, müttefik, işbirliği yapılabilir olarak görmektedirler. Bu hareketin günümüzde ne büyük başarısı, İslam dünyasında tartışmaların yönünü değiştirmiş olmasıdır. İslami gruplar bugüne kadar yeni bir “Halifelik” kurumunun oluşturulmasını hayal yani ütopya olarak görürken, şimdi her gün artan sayıda Müslüman bu düşünceyi ciddiye almaya başlamıştır.
Bu hareketin gerçek gücünü bilmek son derece zordur. Çünkü, hücreler halinde çalışmalarını yürütmektedir. Ancak, Avrupa ülkelerinde ve özellikle Danimarka’da yüzlerce mensuplarının bulunduğu sanılmaktadır. Bir çok İslam ülkesi tehdidi tahmin ettiklerinden, çalışmalarını yasaklamışlardır. Batıda bazı ülkeler, Rusya ve Almanya gibi, yasaklama getirmişlerdir. Ancak, yakın zamanda başta İngiltere olmak üzere bir çok Batı ülkelerinde serbestçe çalışmalarda bulunmaktadırlar. Londra bombalamalarından sonra Tony Blair tarafından getirilmek istenen kısıtlamalardan bazılarına karşı çıkıldı. Çünkü, bunlar şiddet taraftarı olarak değerlendirilmiyordu. Çalışmaları düşüncenin ifadesi olarak görülüyordu. Faaliyetlerine, Batının liberal demokrasisine açık ve özel bir mücadele örneği olarak bakılmaktaydı.
Batı hükümetleri ve toplumları geliştirdikleri kendi değerlerinden fedakarlık yapmadan bu meydan okumaya nasıl karşı çıkacaklardır. Tutumları hiç te açık değildir. Ancak bir gerçek vardı, problemi artık görmezlikten gelme şansları kalmadığına inanmaktaydılar.
Bu İslami hareket 1928 yılında, yani Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlı Halifeliği’ni ortadan kaldırdıktan dört yıl sonra “Müslüman Kardeşler” olarak doğmuştu. Tarihi süreç içerisinde Müslüman kardeşleri fazla uyumlu bulanlardan, 1953 yılında, Filistinli hakim Şeyh Taceddin el-Nebevi tarafından, kapitalizmi sömürü ve demokrasiyi Allahsızlık olarak görülüp reddedildiğinden bu hareket kurulmuş olduğu 1977 yılına kadar, hareketi yaymaya çalışmıştır. Çalışmalarında ana kural ”binlerce piyade olacağına etkin ve kritik yerlerde yüzlerce destekçi olsun”dur.
Hareket bugün 40’tan fazla ülkede, her birinde ayrı bir strateji uygulayarak dikkatli çalışma yapmaktadır. Batı ülkelerindeki Müslümanların asimilasyonlarını önlemek, onların tek bir İslami çatı altında toplanmasına çalışan örgüte; ne gariptir ki batılı bazı gruplar, bu ülkelerde yardımcı olmaktadırlar. Batılı toplumlar ve hükümetler Orta Asya’da hükümetlerin İslami ayrılıklara karşı aldıkları önlemleri eleştirmekte ve hoşgörü gösterilmesi için baskı uygulamaktadırlar.
Batı toplum ve hükümetlerinin gerçek açmazları bu noktada oluşmaktadır. Çünkü bu hareketin en güçlü çalışma alanı Batı Avrupa’dır. Geniş Müslüman toplulukları içlerinde barındıran ülkelerde örgütün ciddi ve güçlü mevcudiyeti bulunmaktadır. Mensuplarını, son on yıllarda Avrupa’ya gelen göçmenler arasından seçmektedirler. Batı Avrupa’nın en büyük açmazı bu göçmen yığınlarıyla bütünleşmek yerine onları dışlamak toplumlarına kabul etmemek olmuştur. Kimlik edinmede boşlğa düşmüş olan Müslümanlar kolaylıkla hareketin hedefi haline gelmektedir. Genç göçmenler, bulundukları ülkelere inanç ve güven duymamaktadır.
Türkiye’nin durumu, bu konuda, Batı’dan daha kritiktir. Bu ideolojik savaşta, her açıdan Türkiye savaş alanının anahtar ülkesidir. En yalın anlatımla Türkiye iki tarafın ideolojik saldırısı altındadır. Batı ve İslam ideolojileri hem birbiriyle mücadele ediyor ve hem de Türkiye’ye karşı kimi zaman ayrı ayrı, kimi zamanda birlikte saldırmaktadırlar. Bu saldırının göstergeleri örtülü olmaktan çıkmış açık ve doğrudan bir hal almıştır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyelik istekleri karşısındaki tutumu ve ABD’nin “Ilımlı İslam” ve “Büyük Ortadoğu Projesi(BOP)” en açıklarıdır. Özellikle Türkiye AB’ne üye olabilmek amacıyla yaptığı anayasal ve hukuki değişimlerle yerli İslami aşırıların saldırılarına karşı artan şekilde korumasız duruma gelmiştir. Bu kesimin en belirgin propagandası “geçmişte olduğu gibi, Yahudi-Hıristiyan medeniyetine karşı Türkiye İslam Bayrağını taşıyabilir” olmaktadır. Bu propaganda, özellikle ABD tarafından desteklenmekte, siyasi iktidar da dahil bir çok çevrelerce de kabul edilmiş görülmektedir.
ABD ve genellikle diğer Batı ülkeleri “Komünist ideoloji”yi yıkmak için izledikleri strateji ve taktiklerin “İslam” karşısında da başarılı olacağına güvenmektedirler. Soğuk Savaş’ın stratejisi, silahlı güç yanında “Bireysel özgürlük” ve “Ekonomik gelişmeye” dayalı ideolojiyi kullanmaktır. Bunun içinde komünist strateji ve taktiklerini çok iyi etüd etmişlerdir. Ancak, Müslüman dünyası, ABD öncülüğünde kurulacağı iddia edilen “Bağımsızlık ve Demokrasi” ajandasının bir “Tuzak” amacının da “küresel hegemonya” olduğuna, her gün daha fazla inanmaktadır. Irak ve Afganistan’da yaşananlar bu duyguyu yerleşik hale getirmektedir.
Bu gelişme Batılı hükümetlerin ve toplumların karşılarındaki anlamak ve kabullenmek için hiçbir gayret göstermediklerinin işretidir. Yapılanlar İslam toplumlarını kendi içlerinde teolojik ve ideolojik karmaşaya sokarak iç çatışmaları yaratmaktadır. Bunun içinde Batı, “basını” (karikatür olayı) ve sivil toplum kuruluşlarını etkin olarak kullanmaktadır.
Diğer bir uygulamada, laik yönetimleri (Türkiye) etkileyerek dini toplumların devlet yönetiminde daha etkili olmalarını sağlayacak yaklaşımların önlerini açmak olmaktadır. Böylece, demokraside seküler bir ortamda eleştirel düşünce, etnik farklılıklar, milliyetçi ve İslami değerler tartışılabilecek ve Batı böylece kendini terör ve İslami değerlerin etkisinden uzak tutabilecektir.
Bu siyasetlerin uygulama yeri olarak ta, diğer beklentiler dışında, Türkiye seçilmiş bulunmaktadır. Ortamı da onlara yardımcı olmaktadır. İşbirliğine hazır, içe dönük hesapları nedeniyle, bir yönetim, politikalarını uygulamada elinden gelen her türlü kolaylık ve yardımı göstermektedir. Devlet kurumları (sivil-asker) ise seyirci olmaktan öteye, bir şey yapamaz konuma getirilmişlerdir.