İKİ YÜZYILLIK YÜRÜYÜŞ
Mahmut YILBAŞ
Yaşadıklarımız, sadece yakın geçmişin ve bugünün meselesi değil. Nedenlerini 200 yıllık siyasi geçmişimizde aramalıyız.
Günümüz siyasi kültürü neredeyse 10 kuşaklık bir geçmişe sahip. Türk siyasi kültürü Tanzimat ve sonrasında başlayan Islahat yolculuğunu bugünlere kadar taşımıştır. Bu dönemler, ana hatlarıyla meşrutiyet, milli mücadele, Atatürk (Cumhuriyetin kuruluşu ve yapılanma) Milli şef, Demokrat Parti (çok partili), Süleyman Demirel (yatırım ve kalkınma), Bülente Ecevit (sosyal demokrasi), Turgut Özal (Neo-liberalizm), Necmettin Erbakan ( Milli görüş ve içinde bulunduğumuz ılımlı İslam (batı uydulu) olarak adlandırılabilir. Bu dönenler siyasi kültürümüzün katmanlarını oluştururlar.
Birinci dönemde (Tanzimat, Islahat) Avrupa karşısında duramayan ve devamlı gerileyen Osmanlı, ayakta kalabilmek için kurum ve kuruluşlarıyla kendini yenilemeye çalışırken, karşı direnişlerle kanlı bir boğuşmaya girmiştir. Bu dönemde kaç padişah katledilmiş, kaçı tahttan indirilmiş, kaçının yetkisine el konulmuştur, tarih bunların acıklı hikayeleri ile doludur. Üçüncü Selim ve Genç Osman’ın sonu kanlı bir trajedidir.
Bu dönemde; Müslüman-Türk unsuru siyasi bakımdan bir kazanım elde edememiş, azınlıklar, özellikle Hıristiyanlar, ayrı bir toplum (millet) ve devlet oluşturmada çok önemli adımlar atmışlardır. Bununla kalmamışlar, Batının güçlü devletlerinin İngiltere ve Rusya Çarlığı’nın himayelerini kazanmışlardır. Batı artık her vesileyle Osmanlı’nın içişlerine karışır olmuştur. Batı, siyasi müdahalelerini ekonomik ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) ile ödüllendirmiştir. Batı, artık Osmanlıyı bir ahtapot gibi kolları arasına almıştır. Devreye giren borçlanma ile Osmanlı batının tam güdümüne girmiştir. Kimi zaman İngiltere, kimi zaman Fransa, zaman zaman Rusya ve sonradan ABD ve çoğu zamanda hep birlikte Osmanlıyı haritadan silmek için çalışmışlardır.
Bu siyasi kuşatma sosyal ve kültürel hayatı etkilemiş; nüfusun Avrupa ile temas ve ilişki içerisinde olan kesiminde bir yabancı hayranlığı oluşmuştur. Kimileri Fransız, kimileri İngiliz ve sonraları da Amerikan hayranı olmuşlar, onlara yakın davranmaya başlamışlardır. Zamanla hayranlık duyulan ülkeye hizmet etmek, tebası olan devlet yerine tercih edilir olmuştur. Bu durum sadece Hıristiyan azınlıkta değil, Müslüman Türklerde de rağbet görmüştür. Devlet yönetiminde İngiliz, Fransız ve Rus taraftarı sadrazamların, paşaların sayısı bir hayli fazla olmuştur. Öyle ki; içlerinde padişahta olmak üzere “İngiliz Muhipleri” adıyla dernek bile kurulan dönemler yaşanmıştır.
Üzerinde durulması gereken diğer bir konuda batının, çıkarlarını korumak amacıyla doğrudan idari, mali, ticari kurumlar oluşturması ve adli ayrıcalıklar elde etmesidir. Bu teşkilatlara “tütün reji” leri gösterilebilir. Bu teşkilatta onbinlerce Müslüman ve Hıristiyan Osmanlı yer almış, 60 000’den fazla tütün tarımcısını katletmişlerdir. Türk- Müslüman köylü, kendi ülkesinde alın terinin karşılığı olan ürününe sahip çıkamaz olmuş, direnenler hayatıyla ödemişlerdir.
Sonraki dönemler I ve II. Meşrutiyet dönemleridir. Bu dönemde İmparatorluğun çöküşü hızlanmış, toprak kaybı artmış, Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız devletler kurulmuş, Türk olmayan Hıristiyan ve Müslüman unsurlar arka arkaya isyan etmişlerdir. Bu dönemde Müslüman Türkler Balkanlardan göç etmek zorunda kalmıştır. Milyonlarca Müslüman Türk hayatını kaybetmiştir. Türk tarihinin belki en ızdıraplı bölümüdür. Dört yüzyıldır vatan edinmek üzere yaşadıkları bu yerlerden, her şeyi geride bırakarak, Anadolu’ya son istinatgahlarına, çoğu yollarda Hıristiyan çetelerinin kanlı ellerinde hayatını kaybederek geri dönmüşlerdir.
Bu dönem, I . Dünya Savaşında Osmanlı’nın yenilmesi ile son bulmuş ve imparatorluk çökmüştür.
Meşrutiyet döneminde siyasi partiler kurulmuş, aralarında yıkıcı bir mücadele olmuş; nefret, kin onlarca yıl sürmüş ülkeyi kurtarma gibi bir amaç dahi bunları bir araya getirmemiştir. Hürriyet ve İtilafçılar mandacılığı yani yabancı güdümünde olmayı yeğlerken, İttihat ve Terakkiciler çoğunlukla bağımsızlık savaşında ön safta yer almışlardır. Meşrutiyet dönemi, sadrazamlara kadar uzanan bir dizi suikastlara, padişahların (Abdulhamit) tahttan indirilmesine sahne olmuştur. Dönem batının fiilen yurdu işgal etmesi ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin basılarak mensuplarının Malta’ya yargılanmak üzere gönderilmesi ile son bulmuştur.
“Mondros” silah bırakışması sonrasında, Mustafa Kemal Atatürk Milli mücadeleyi başlatmak için Samsun’a çıkmıştır.
Milli mücadelede, yeniden doğuş ve yok oluş iç içe yaşanmış bir olgudur. İmparatorluk tarihten silinirken yepyeni bir Türk Devleti tarih sahnesine çıkmıştır.
Milli mücadele, sadece ülkenin yabancı işgaline karşı verilen bir savaşın değil, bir uygarlık mücadelesi, batı emperyalizmine karşı direnme ve bir başkaldırmadır. İlk gününden itibaren bu mücadelenin karşısında olunmuş, bununla yetinmeyenler silahla karşı koymuşlardır. 3. Selim ve Genç Osman’a ve II. Mahmut’a karşı koyan Yeniçeriler bu dönemde de ortaya çıkmışlar, hatta bu defa yabancıların yani batının emrinde hem kurtuluşa ve hem de kuruluşa başkaldırmışlardır. Aynı söylemi bayraklaştırmışlar ve “Kuvayı Milliye”ye amansızca saldırmışlardır. Kuvayı Milliyeci Kaymakam Köprülü Hamdi Bey’in şehit edilmesi sadece bugün değil, gelecek nesillerinde ibret alması gereken bir trajedidir. Batı parası (Soros fonları) ve kışkırtması ile bir milletin bağımsızlık mücadelesine karşı çıkan Anzavur ve Delibaş Mehmet bunların sadece bir kaçıdır.
Milli mücadele süreci yabancı işgalciler ile işbirlikçilerine karşı (Saltanat, Hilafet) Mustafa Kemal önderliğinde, milletin karar ve azmiyle “Milli Tekalif” dayanışması ve fedakarlığı ile verilmiş, tarihte bir emsali görülmemiş bağımsızlık ve yenilenme hareketidir, Anadolu devrimidir.
Devrimin temelini, teolojik bir devletten Cumhuriyet idaresine geçiş oluşturmuştur. Siyasal iktidar saltanatın elinden, milletin iradesine geçmiştir. Birey teba olmaktan çıkmış, vatandaş olmuş, siyasal gücün kaynağını teşkil etmiştir. Bu değişim, Atatürk önderliğinde yeni bir devletin, yeni bir toplumun, yeni bir kültürün esaslarını oluşturan bir dizi devrimlerin yapılmasını gerektirmiştir.
Bu dönem Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı sonuna kadar sürmüş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün kurum ve kuruluşları ile doğmuştur… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukuki temeli “Lozan” ile atılmış, batı yeni Türk devletini bu antlaşma ile kabul etmiştir. Saltanat ve Halifelik kaldırılmış, Latin alfabesi kabul edilmiş, kılık-kıyafette devrim yapılmış, yeni bir, çağdaş anlamda, medeni kanun yürürlüğe konmuş, hukuk düzeninde diğer yenilikler getirilmiş, Tekke ve zaviyeler kapatılmış ve eğitim birliği sağlanmıştır. Dış işlerinde bağımsız, onurlu bir siyaset izlenmiş, batının içişlerine müdahalesi sonlandırılmış, Rusya dahil bütün komşularla iyi ilişkiler kurulmuş, Sadabat ve Balkan Paktları yapılmıştır. Boğazlar, Montrö ile Türk hakimiyetine girmiş, Antakya alınmıştır.
Ekonomide, bugüne kadar hâlâ kırılamamış ortalama kalkınma oranına (% 6,7) ulaşılmış; Anadolu demir ağları ile örülmüş… 10. Yıl Marşı’nda özetlendiği gibi sosyal, kültürel, eğitim, sağlık ve ekonomik alanlarda yüksek bir kalkınma ve yenilenme sağlanmıştır…
Zaman zaman baş gösteren isyanlara rağmen, Anadolu’nun her tarafında, ilk defa, güvenlik ve adalet tesis edilmiştir.
Yenilenme (aydınlanma), ve kalkınma Atatürk’ün yaşamı boyunca sürmüş, onun aramızdan ayrılmasıyla devrimlerin hızı durmuş ve zamanla da sapmalar başlamıştır. İnönü döneminde çağdaş uygarlık anlayışı batıcılığa dönüşmüştür. İkinci Dünya Savaşı’yla ülkede, haliyle ekonomik sıkıntılar yaşanmış; savaş sonrasında galiplerin etkisi ve baskısı ile çok partili hayata geçilmiştir.
1950 yılında iktidar olan Demokrat Parti dönemiyle Atatürk Devrimleri erozyona uğramaya başlamıştır. Dini duygular siyasi yaşamda sömürü malzemesi haline gelmiştir. Tarikatlar iktidar kapısı eşiği haline getirilmiştir.
Nato üyesi olunmuş; Kore’ye asker gönderilmiş, soğuk savaş döneminde batı blokunda yer alınmış, bu dönemde Sovyet tehdidi devamlı işlenerek Türkiye batının karakol görevini üstlenmiştir. Karşılığında alınan Marshal yardımı, Türkiye’yi ABD’nin uydusu haline getirmiştir. ABD yanlılığı, başta asker olmak üzere, bütün kurum ve kuruluşlara yerleşmiştir. Atatürk’ün bağımsızlık politikası, özellikle, askeri, dış politika ve ekonomi alanında ABD bağımlılığına dönüşmüştür.
Bu dönem, bir askeri müdahale (27 Mayıs) ile sona ermiş, sosyal, özgürlükçü, planlı kalkınma, çift meclisli ve anayasa mahkeme denetimini öngören bir siyasi yaşama geçilmiştir.
Bu dönemin ana karakteristiği toplumsal kalkınmaya yönelik sanayileşmedir. Bu dönemde yatırımlar daha çok Süleyman Demirel’in Başbakanlığı sırasında olmuştur.
Yeni anayasanın getirdiği hürriyetçi atmosfer sosyal demokrasinin güçlenmesini sağlamış, meclise Türkiye İşçi Partisi taşınmış, CHP sola açılmıştır. Çalışma hayatında grev-lokavt hakkının tanınması işçi hareketlerini ve sonuçta sendikalaşmanın yaygınlaşması ve güçlenmesine yol açmıştır. Toprak reform tartışmaları yoğunlaşmış, Ecevit’in “toprak işleyenin su kullananın” söylemi toplumda dillenmeye başlamıştır.
Bu hürriyetçi ortam, üniversite gençliği arasında sağ-sol çatışmalarına yol açmış, iki taraftan binlerce Türk genci hayatını kaybetmiştir.
Bu dönemde Kıbrıs’a Türk askeri çıkmış, kuzeyinde bağımsız bir Türk Devleti kurulmuştur.
Ayrıca Ermeni Asala terör örgütü dünyanın her tarafında Türk elçilik mensuplarına kanlı saldırılar düzenleyip 70’in üzerinde diplomatımızı şehit etmiştir.
Sağ-sol çatışması, kontrolden çıkmış ülkeyi ciddi bir anarşi içine sokmuştur. Bu durumda tekrar bir askeri müdahale (12 Eylül hareketi) olmuştur. Bu müdahale, 27 Mayıs hareketinden farklı olarak, solda ve sağda ciddi baskıcı önlemler almıştır. Bu önlemler, ülkede bireyleri siyasetten uzaklaştırmış, bir anlamda soğutmuştur. Türk toplumu bir daha siyasetle sıcak ilişki kurmamış, kuramamıştır... Siyaseti sandıktan sandığa gidip oy kullanmak olarak görmüş, ilgisini bu şekilde sürdürmüş, aktif görev almaktan hep geri durmuştur.
12 Eylül askeri müdahalesi sonrasında, sırasıyla Özal, Demirel, Çiller, Erbakan, Ecevit-Bahçeli-Yılmaz ve günümüzde Erdoğan dönemi yaşanmıştır…
Bu dönemde Özal ile birlikte küreselleşme ve yeni dünya düzeniyle ilgili siyasal, sosyal ve ekonomik adımlar birer birer ve fakat, kararlı şekilde atılmıştır. Özelleştirme, tahkim, yabancılara toprak satımı, tarımdan desteğin kaldırılması, üretim yerine ticarete ve özellikle dışalıma yani ithalat önünde gümrük ve vergi korumacılığının kaldırılması ve benzerleri hep bu dönemde yapılmıştır. Gümrük Birliği’ne Çiller zamanında girilmiş; IMF ve Dünya Bankası ile derin ilişkiler Ecevit-Bahçeli-Yılmaz döneminde tesis edilmiş, bu örgütlerden hükümetlere üye alınmış (K.Derviş), artık ekonomi küresel aktörlerin denetimine kayıtsız şartsız, teslim edilmiştir.
I. Erdoğan döneminde de, önceki dönemin IMF’ye bağlı ekonomik politikalar aynen uygulanmıştır.
Bu dönemin diğer bir karakteristiği, Avrupa Birliği ile ilişkiler olmuştur. Ulusal politikalara karşıtlık, Atatürk ilkelerine düşmanlık, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılması, Etnik ayrıcalığın ve bölücülüğün teşviki, Ermeni soykırım iddialarına karşı duruşta çatlama, misyonerlik çalışmalarının önünün açılması, Rum-Ortodoks kilisesinin ekümeniklik iddialarının yoğunlaşması ve yaygınlaşması, mozaik söylemlerinin neredeyse olmazsa olmaz kültürel söylem haline dönüştürülmesi, Türklük değil Türkiyelilik tartışmalarının yaygınlaştırılması, bölücü terörün siyasallaştırılması ve uzantılarının TBMM’ne kadar taşınması, Kıbrıs’ta, AB’ye verilen tavizler ve Annan planının gözü kapalı olarak desteklenmesi, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye açısından içinden çıkılamaz siyasal, sosyal ve ekonomik koşulların yaratılması, hep bu dönemde olmuştur.
Diğer taraftan, ABD’nin küresel tek güç olmak amacıyla Afganistan ve Irak’ı işgali, burada kalıcı olmak maksadıyla BOP kapsamında “ılımlı İslam” diye bir modelin, Türkiye’de dahil, Fas’tan, Orta Asya’yı içine alan bir coğrafyada uygulanmak istemesi ısrarı, hep bu dönemde gündeme girmiştir.
Buraya kadar yapılmış anlatımda 200 yıllık Türk tarihinde bir çok ortak noktalar bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Bu ortak noktalar benzerlik tanımının ötesinde aynılık özelliğini taşır. Bazıları şunlardır.
1- Batı, ilk dönemlerde Avrupa, sonradan ABD, Türk-İslam dünyasına hiçbir zaman işbirliği ve ortaklık yapmak için yaklaşmamıştır: Türklerin, vatan edinmek ve yurt olarak yerleştiği yerleri Hıristiyan dünyasının toprakları olarak görmüş ve bu politikasını ısrarla bugüne kadar sürdürmüştür. Türklerin güçlü olduğu dönemlerde bu amaçlarını çeşitli sosyal, kültürel ve ekonomik yaklaşımlarla gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Kanuni dönemine Fransızlara tanınan haklar gibi; güçlendiklerinde ise doğrudan cepheden saldırmakta tereddüt göstermemişlerdir.
2- Batı Devletleri bu politikalarını tek tek değil, daima beraber, güçlerini birleştirmek suretiyle yürütmüşlerdir. Haçlı seferleri, yeniçağın başında denizde ve karada birliktelikleri, Viyana kuşatmasında bir oluşları, Birinci Dünya Savaşındaki ittifakları ve Avrupa Birliği çatısı altındaki tutumları örnek oluşturur.
3- Sürekli olarak Hıristiyan azınlıklar (Rum, Ermeni, Bulgar, Sırplar) etnik ve dini olarak kullanılmıştır. İslam unsurları içine sızılmış, mezhep farkları, çatışmaya dönüştürülmek istenmiştir. Birinci Dünya Harbinde Araplar arasında vahabilik meshebi güçlendirilmiş, desteklenmiş ve Türk-Müslüman arkadan vurulmuştur. Bugün Irak’ta yaratılmış Sünni ve Şii çatışması Batı Emperyalizminin klasik ve çirkin bir oyunudur.
4- Milli mücadele ve Atatürk dönemi hariç, batı emperyalizmi kendi aralarında anlaşarak, sonuçlarını, Türk-Müslüman dünyasına dayatmıştır. Berlin, Londra, Paris, Yalta Postden ve günümüzde Manstricht, Helsinki, Nice anlaşmaları örnektir.
Tek istisna Lozan’dır... En zor, en güçsüz ancak, büyük bir karar ve azimle batı emperyalizmine karşı direnişini başarıya dönüştürdükten sonra yapmıştır. Bağımsızlığın ve üzerinde yaşadığı Anadolu’nun Türk vatanı olduğu tescil ve kabul ettirilmiştir.
5- İçeride iktidar arayışları ve sürtüşmelerinde dış güçlerle işbirliği destek arayışları hep olmuştur.
Atatürk ve İnönü dönemleri hariç, hem Osmanlıda ve hem de Cumhuriyet döneminde bu yabancılardan destek arayışları ülkeyi sıkıntıya sokmuş, zor dönemler yaşatmıştır. İttihat ve Terakkicilerin Alman, Hürriyet ve İtilafçıların İngiliz yandaşlığı ülkede uzun sürecek siyasi çekişmeye dönüşmüştür. Özellikle Prens Sebahattin’in İngilizlere dayanarak liberal ve otonomiye varacak bölgesel ve yöresel yönetimleri siyaset kültürümüze taşıması bugünlere kadar etkisini sürdürmüştür.
Cumhuriyet döneminde, 1950’li yıllardan itibaren, iktidar arayışlarında “Amerikancılık” ön plana çıkmıştır. Bir çok siyasetçi liderlik iddialarını Amerika başkentine yaptıkları destek ziyaretleriyle güçlendirmeyi, pekiştirmeyi vazgeçilmez görmüşlerdir.
Özellikle, Avrupa Birliği üyeliği sürecinde ve küreselleşme ile yeni dünya düzeni yapılanması için yürütülen uluslar arası propaganda çalışmalarında IMF, Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluş ve bunları güdümünde tutan ABD’nin kullanım (süpürülmemek!..) alanında bulunma için siyasetçiler özel gayret göstermektedirler.
İktidar için ülkenin değil bu dış güçlerin istek ve çıkarlarını gözetmek, öncelikli olmuştur.
6- Batı, Türkiye’nin aydınlanma ve çağdaşlaşma gayretlerinin arkasında hiçbir zaman tam desteğini vermemiştir. Hep genel değişmez politikasını, vazgeçmeden uygulamıştır.
Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet dönemlerinde nasıl bir tutum izlediyse aynısını Cumhuriyet döneminde de sürdürmüştür. Atatürk döneminde bile, Hilafet’in kaldırılışında, tüm İslam dünyasını Cumhuriyet Türkiye’sine karşı kışkırtmıştır.
Bugün bile, laiklikten ve Atatürk’ün ilkelerine karşı yürütülen karşıtlığı devlet politikası haline getirmiş batılı devlet sayısı hiç de az değildir.
Sonuç:
Bugünün Türk siyasi kültürünü anlayabilmek, doğru değerlendirmelerde bulunabilmek için, iki yüzyıllık geçmişin çok yakından bilinmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin iki yüzyıllık tarihi çağdaşlaşma ve aydınlanma çabalarından ibarettir.
Türkiye, devlet olarak ayakta kalabilmek, yaşayabilmek için bunu vazgeçilmez olarak görmüştür.
Çünkü Batı dünyası siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatını çökertme, başaramadığı durumda ise zayıflatmaktan vazgeçmemiştir. Bugün dahi, bu amaçla, her türlü yola başvurmaktan geri kalmamaktadırlar.
Bütün iç ve dış engellemelere rağmen, çağdaşlaşma arzusu, her defasında önüne çıkarılan zorlamaların üstesinden gelmeyi bilmiştir. Zaman zaman bedeli ağır olmuş, iç karışıklıklar, kanlı çatışmalar çıkmış, fakat ilerleyiş devam etmiştir.
Kabakçı’dan, 31 Mart’tan, Menemen olayından, 1950 sonrası müdahale nedenlerinden geçerek bugünlere gelen Türkiye yoluna devam edecektir. Bu Türkiye’nin tarihinden gelen toplumsal bir olgudur. Bu olgu, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk döneminde, kuruluş ilkelerine dönüşmüş, yörüngesine oturmuştur. Türkiye’yi bu çağdaşlaşma yörüngesinden çıkarmak isteyen, her istek, her çaba öncekilerin akıbetine uğramaya mahkumdur.
Bu, Türkiye’nin durdurulamayacak tarihi yürüyüşüdür…