YÜZLEŞMEK GEREKİYOR!..
Mahmut YILBAŞ
Türkiye bölücü terörün neden olduğu sorunlarla hem ulusal ve hem de uluslararası boyutlarda 25 yıldır uğraşmaktadır.
Bu, terörle mücadele edecek gücünün bulunmadığından değil, doğru teşhisin konulmasında istekli olmamaktan kaynaklanmaktadır. Gerçeklerin hem üstü örtülüyor ve hem de ondan, hep, kaçılıyor.
Her şeyden önce bu bölücü terör, yirminci yüzyılın başlarında yaşanan “Ermeni terör olayları” gibi dış kaynaklıdır. Nasıl, o zaman Ermeni terör çetelerinin arkasında İngiltere, Fransa, ABD ve Rusya gibi devletler varsa; şimdi de, aynı devletler bölücü terör örgütünü hem desteklemekte, hem de beslemektedir. Parasal kaynaklarının büyük bölümünü, batıda, uyuşturucu ticaretinden sağladıkları gibi bu ülkelerin, siyasi, mali ve silah desteğini de almaktadırlar.
Sonra; Ermeni terör çeteleri nasıl devlet otoritesine (Osmanlı) başkaldırmışlarsa, bölücü PKK terörü de aynısını yapmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne başkaldırıda bulunmaktadır.
Nasıl Ermeni çetelerinin (Hınçak, Taşnak) amaçları, Osmanlı toprakları üzerinde özerk ya da bağımsız bir Ermeni devleti kurmayı hedeflemişlerse PKK’nin hedefi de Türk toprakları üzerinde otonom özerk ve sonunda bağımsız bir “Kürt devleti” veya “Kürt özerk bölgesi” kurmaktır.
Ancak; farklı olan, bu bölücü terör örgütünün propagandası yapıldığı kadar halk desteği yani tabanı yoktur.
Sonra; bölge halkının ne otonom ne de özerk bir yönetim isteği bulunmamaktadır. Bu terör örgütünün ve destekçisi olan batılıların ve onların “Tabisi” olan içerdeki kimi kimlik ve kişilikleri karışık olanların uydurmasıdır. Bu “Tabî” kesim nedense, “dönme” sözüne de, kuyruklarına basılmışçasına, tepkili olmuşlardır.
Bu yörelerde yaşayan halkımızın taşıdığı ifade edilen “Mensubiyet” duygusu, düşüncesi, Karadeniz’de yaşayan vatandaşlarımızın kendilerini “Karadenizliyim” olarak ifade etmelerinden daha farklı bir yanı bulunmamaktadır. Bu duyguya, düşünceye siyasal bir anlam yüklemek, buralarda yaşayan insanlarımıza haksızlık etmekten başka bir şey olamaz.
Bütün olup biten, batılı emperyal devletlerin (ABD ve AB) yarattığı ezeli “Şark Meselesi”nin 21. yüzyıla taşıdığı siyasal, sosyal ve dini ‘Emelleri’nden başka bir şey değildir.
Türk Ulusu’na, yakın tarihinde, batılı emperyal saldırılarda maruz kaldığı acılar unutturularak, yaratılan Avrupa Birliği’ne üye olma arzusu, AB tarafından, onu parçalamak için fırsat olarak görülmektedir. Avrupa Birliği (AB) Türkiye’nin üyelik başvurusuna ;
1 – Kıbrıs’ı Türkiye’den koparmak,
2 – Rum Ortodoks Kilisesi’nin ekümenik taleplerinin gerçekleşmesini sağlamak,
3 – Hıristiyan azınlıklarını, vakıflarını başkalaştırarak, Türkiye’nin iç işlerine müdahale edebilecek “Siyasal haklara” dönüştürmek,
4 – Mondros Mütarekesi ile gerçekleştirilememiş Ermeni taleplerini, sözde Ermeni soykırımı iddialarını parlamentolarında (son olarak ABD Temsilciler Meclisi, gündemine aldı) çıkardıkları kararlarla, güya meşrulaştırıp kabule zorlamak,
5 – Etnik farklılıklar yaratıp, Türkiye’nin parçalanması yolunu açmak,
6 – Türkiye’nin kurumlarını, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) yıpratarak bölünmeyi kolaylaştırmak,
7 – “Ilımlı İslam” söylemleri ile Türkiye’nin “Laik Devlet Yapısı”nı bozmak,
8 – Atatürkçüleri “Takiyeciler” olarak niteleyen kimi eski askerlerle ulusal direnci çözmek,
9 – Türkiye’yi borç batağına çekip, sömürmek için varlıklarına el koymak,
10 – Türk ekonomisini tekelci, yabancı sermayenin sömürüsüne teslim etmek,
gibi karanlık emellerini gerçekleştirmek için fırsat bilmişler, yerli işbirlikçileri ile, haince çalışmalarını yıllardır sürdürmektedirler.
Bunlar yetmiyormuş gibi, terörü de tehdit ve baskı aracı olarak kullanmaktadırlar.
Bugün, gelinen nokta budur.
Peki, Türkiye olarak biz ne yapıyoruz?
Açık olan bir gerçek var:
Siyasetçiler başta olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kurumları, Türk Silahlı Kuvvetleri de dahil olmak üzere, bu saldırıları göğüslemek için bir strateji geliştirmekten kaçınmışlar, uzak durmuşlar; AB’ye üyelik konusunda “onurlu ve başı dik” üyelik gibi ne anlama geldiği bir türlü belli olmayan bir söylemin arkasına sığınmışlardır.
Ancak, son birkaç yıldır, AB üyesi devletler ile organlarının kendilerine yönelik açık tavırları sonunda asker, AB’nin Türkiye’yi parçalanmaya götürdüğünü ifade etmeye başlamıştır.
ABD ile ilişkilerde de aynı tutarsızlık vardır. İktidarlar ABD’ye bağlılığı, iktidarlarının vazgeçilmezi olarak görmekten, bir türlü uzak duramıyorlar. Askerler de Amerikalı meslektaşları ile kuzu sarması… Müttefik ABD Türkiye’yi her alanda, Kıbrıs’ta, Irak’ta, Türki Cumhuriyetler’de, İran’da zor durumda bırakmaktan vazgeçmiyor. Türkiye’nin taraf olduğu ne varsa, orada ABD, Türkiye aleyhine oyunu kullanıyor. Ekümenik sorununda Patrikhane’yi destekliyor, Ermeni soykırımı iddialarında Ermenilerin yanında, ılımlı İslam diyerek Türkiye’yi dünyada yalnızlaştırıyor, bölücü terör örgütünü Türkiye’ye karşı kullanıyor, bunun için hem silahlandırıyor hem de koruyuculuğunu yapıyor.
İşte, bu koşullarda Türkiye kendi gücüne güvenmeden hiçbir sorunuyla baş edemez. Şimdiye kadar hep sorunlarını ötelemeyi tercih ettirdiler. Türkiye, artık yoluna böyle devam edemez.
Bu öteleme her alanda, ve daha çok terörle mücadelede sürdürülüyor. ABD’nin gönlü olsun diye sivil ve asker, Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani aşiret idaresinin devlete dönüştürülmesine, çekiç güç ve kuzeyden kontrol uygulamasıyla göz yumdular.
Barzani ve Talabani ile ne idüğü belli olmayan ilişkiler kurdular.
Habur sınır kapısı sonuna kadar açtırıldı. Bu sınır kapısı hem aşiret reislerinin hem de ABD’nin çıkar kapısı haline getirildi. Habur’u, kendi eliyle, Türkiye’nin çıban başı yaptılar.
Terörle mücadele edilecek diye, sayısız “Eve dönüş” adıyla af yasası çıkarttılar.
Terör yenilemedi, azdırıldı, siyasallaştırıldı.
Terör örgütü başını, canlı bomba olarak Türkiye’nin kucağına bırakılmasına göz yumdular.
Bu, başarı sanıldı, siyasi ranta dönüştürüldü.
Karşılığında “İdam cezası” kanunlardan çıkartıldı.
Kimse çıkıp, 25 yıldır terör batağında çırpınan bir ülkede, idam cezası kaldırılarak, nasıl terörle mücadele edilecek demedi!
Bu yetmezmiş gibi, anayasa ceza kanunu ve yönetimle ilgili diğer kanunlarda, düzinelerce değişiklik yaptırdılar.
Terör batağındaki Türkiye’yi borç çukuruna atmaktan hiç çekinmediler.
Türkiye’yi sıcak paranın kurbanı, esiri yaptılar. Şimdi de terörle mücadelede, yurt dışında, sınır ötesinde, Kuzey Irak’ta önlemler almak konuşulmaya başlanınca, sıcak paranın yurt dışına kaçacağı ve ekonominin çökeceğini söyleyip duruyorlar. Yine “İpe un” serecekler, yine “çark edip” yüzlerce vatan evladının şehit olmasının üstünü örtecekler.
Bugünlere hep böyle gelindi; gerçek anlamda terörle mücadele edileceğine, ediliyor görüntüsü vermekten başka bir şey yapılmadı.
AB ve ABD’ye, bu kadar, bağımlı duruma gelmekle, hiçbir siyasi iktidar iflah olamaz. Bu ilişkiyi, bu ölçülerde sürdürmek intihar etmek anlamına gelir.
Askerin de, ABD ile ilgili müttefik söylemleri, artık Türk halkı tarafından hoşgörü ile karşılanmıyor. Bir ordu, her şeyden önce kim dost, kim değil bunun ayrımını yapmalıdır. Kimi emekli komutanların, ABD’ye bakış açıları Türk Milleti’nin tepkisini çekmektedir.
Terörle böyle mücadele olmaz. Bu, kafayı “kuma sokmak” demektir.
Bu yaklaşımdır ki bölücü terörü cesaretlendirdi, azdırdı, 1999 yılında tükenme noktasında geriletilmişken 2007 yılında tekrar Türkiye’ye kafa tutmaya, ağır ve acı kayıplar verdirmeye başladı.
29 Eylül 2007’de Beytüşşebap Beşağaç köy korucularına kurulan pusuda 12 şehit verdik.
Bir hafta geçmeden 07 Ekim 2007’de ise Şırnak-Gabar Dağında yine 15 askerimiz şehit edildi.
Bunun üzerine 17 Ekim 2007’de, sınır ötesi operasyon için meclisten “Tezkere kararı” çıkarıldı.
Ve, dört gün sonra 21 Ekim 2007 tarihinde Yüksekova-Dağlıca Taburuna gece baskını yapıldı ve 12 askerimiz daha şehit edildi.
Bütün bu saldırılar sivil ve asker yetkilileri harekete geçirmeye yetmeyecek mi?
Daha fazla şehit mi gerekecek?..
Artık; siyasi iktidar terör olaylarının gerçekleri ile yüzleşmek, onun Türk Devleti’ne karşı, dış destekleriyle birlikte bir başkaldırı yani bir isyan olduğunu görmek mecburiyetindedir. Bu gerçek; terörün “barınağına” yani Kuzey Irak’ta güvenliğini sağlamak için, müdahale edilmesini kaçınılmaz hale getirmiştir.
Bu yapılmadığı taktirde, bu terör bataklığı asla kurutulamaz.
Siyasi iktidar, terörü, ya Türk Devleti’ne kast eden bir başkaldırı olduğunu kabul edip “yan çizmeden” üzerine gidecek, yani yüzleşecek, ya da terörün kendisini bitirmesine göz yumacaktır, öncekiler gibi…