GAZİ HAZRETLERİ’NİN HUZURUNDA…
Mahmut YILBAŞ
Geniş bir salon. Hükümet üyeleri yerlerini almışlar. Masanın baş tarafında hükümetin ileri gelenleri kendi aralarında yavaş sesle konuşuyorlar. Anlaşılan arkadaşlarına yeni döndükleri dış seyahatle ilgili değerlendirmede bulunuyorlar. Seyahate katılamamışlar hayranlıkla anlatılanları dinliyorlar. Özellikle liderlerinkini. Her sözünü saygı ile başlarıyla tasdik ediyorlar. Söze, arada, Hariciye Nâzırı’da katılıyor. O’da bir şeyler anlatıyor, fakat fazla ilgi yaratmıyor.
O sırada, salonun giriş kapısında bir ses yükseliyor.
Kısa, emredici ve saygı dolu:
Gazi Hazretleri!..
Herkes ayağa kalkıyor, kendine çeki düzen veriyor ve konuşmalar kesiliyor.
Gazi Paşa, bir ışık gibi salonu dolduruyor.
Başı dik, gözleri şimşek şimşek...
Dudaklarında hafif bir tebessüm, ancak kaşları biraz çatık…
Hafif, ancak muntazam adımlarla masanın başına doğru yürüyor.
O ne?
Gazi Paşa kimsenin elini sıkmadı ve kimsenin yüzüne, bile, bakmadı...
Yerine otururken, hükümet ricaline de yerlerini almalarını işaret etti…
Herkes yerini almıştı. Salonu bir sessizlik kapladı…
Gazi Paşa, şöyle hafiften baş nâzıra baktı. Biraz durduktan sonra, “Çok önemli devlet meselelerini görüşmek için geldim. Paşalarımızda gelsinler, onların da bulunmasında yarar var. Birinci başkan paşa arkadaşlarıyla birlikte buyursunlar. Paşalarımız gelinceye kadar vekiller, vekaletleri hakkında bilgi versinler” dedi ve sustu…
Başvekil, hükümetin çalışmaları konusunda, kısa kısa genel bilgiler sunmaya çalıştı. Sesi titriyor, bir türlü toplayamıyordu…
Maarif Nazırı, başvekiline yardımcı olmak amacıyla hafiften doğrulur gibi oldu, belli ki bir şeyler söylemek istiyordu. Başvekil, sanki, hoşnuttu, maarif vekili imdadına yetişmişti…
O ne, maarif vekili yutkundu, konuşmak için yeltendi ancak sesi çıkmıyordu. Gazi Paşa’nın bakışları ok gibiydi, gözleri alev alevdi. Gazi’nin karşısında konuşmak ne mümkündü, ayakta bile zor duruyordu; arkadaşları yardım etmemiş olsaydı yere yığılacaktı. Sandalyesine çöktü. Anlamıştı. Çalışmalarından Gazi Paşa memnun değildi. Kurduğu Cumhuriyet ve devrimleri ucundan kenarından yok ediliyordu.
Hariciye Nâzırı, “Gazi Hazretleri hariciyemiz...” diye söze başlamak istedi ama, sözünü daha fazla sürdüremedi. Çünkü Gazi Paşa “ biraz sonra harici meselelerimizi görüşeceğiz, o zaman söz alırsınız” diyerek susturdu.
Bu arada Birinci Başkan Paşa ile diğer paşaların geldikleri haber verildi. Birinci Başkan Paşa ve arkadaşları Gazi Hazretleri’nin yanına kadar geldiler ve hazırola geçtiler. Gazi Paşa ayağa kalktı, paşaların elini, birinci başkandan başlayarak, sıkmaya başladı. Bir şeyler olmuştu, Gazi Hazretlerinin yüzü tunç gibiydi ve davranışları sıcak değildi. Halbuki, Gazi Paşa komutanlarını ve askerlerini görmekten, onlarla beraber olmaktan büyük memnuniyet duyar ve bu duygularını açığa vurmaktan da hoşlanırdı.
Birinci Başkan ve Paşa arkadaşları da gergin ve ayrıca tedirgindiler… Gazi Paşa başıyla işaret etti ve komutanlarda yerlerini aldılar…
Gazi Paşa sözlerine şöyle başladı:
“Arkadaşlar, devlet ve millet işlerinin, bana kadar gelen bilgilere göre, iyi gitmediği anlaşılmaktadır. Harici meselelerimizde ‘Egemenlik’ ve ‘Bağımsızlık’ ilkelerinden vazgeçilmiş olduğu hususlarında şikayetler almaktayım. Orada, burada kapı kapı dolaşılıyor ‘Birliklerine’ girmek için ricada bulunuluyormuş. Türkiye Cumhuriyeti Milletler Cemiyeti’ne böyle üye olmamıştı. Bizi davet etmişlerdi, uygun bulduk öyle üye olmuştuk. Ne çabuk unutuldu, size hatırlatan çıkmadı mı?” dedi, biraz durdu, döndü ve Birinci Başkan Paşa’ya “Paşa Hazretleri, sizlere sorulmadı mı? Fikrinizi almadılar mı?” diye sordu. Belli ki cevap bekliyordu… Başkan paşa, Gazi Hazretleri’nin sorusuna nasıl cevap vereceğini bir türlü kestiremiyordu. Ancak, Gazi Paşa o mavi gözlerini dikmiş, mutlaka cevap beklediğini hissettiriyordu.
Birinci Başkan Paşa cevap vermekten başka çare kalmadığını hissediyordu ve:
“Gazi Hazretleri, ebedi komutanım, ‘yeni dünya düzeni’ ve ‘küreselleşme’ olgusu ve ayrıca ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ dayatmaları karşısında yeni egemenlik anlayışları için yeni ‘doktrin’ ve ‘konsept’ üretmek düşüncesindeyiz” arz ederim, dedi.
Gazi Paşa bu sözleri sükunetle dinlemişti, ancak gözleri çakmak çakmak gibiydi… Bugüne kadar böyle bir durumuna rastlanmamıştı. O ne, üzerinde “mareşal” üniforması da mı var? Sanki, Kocatepe’de Afyon Ovası’na akacak gibi dizleri üzerinde yaylandı tıpkı şairin;
“Paşalar onun arkasındaydılar.
O saati sordu.
Paşalar: ‘ üç’ dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak, çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
Eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı” dediği, haldeydi.
Ayağa kalktı, biraz bekledi ve sonra üzerine basa basa “Bunları da nereden çıkardınız. Ben sizlere ‘Egemenlik hiçbir anlam, hiçbir biçim ve hiçbir renkte ve anlatımda ortaklık kabul etmez; (1922) ‘Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır, o sonsuza değin dokunulmaz ve ve güvenlik altında olmalıdır.’(1923)” dememiş miydim? Sonra, hazır olda duruşlarını sürdüren komutanlara döndü: “ Ben Türk Milletine ‘ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. (1927)” diye vasiyette bulunmuştum, anlıyorum ki benden uzaklaşmış yeni anlayışlar edinmişsiniz. Bilmelisiniz ki buna müsaade edemem, Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatacak Mustafa Kemaller nöbetteler” dedi ve hiçbir cevaba meydan bırakmadan salonun penceresine yöneldi, dışarıya baktı, Çankaya ve Ankara sisler ve karanlıklar içerisindeydi,
Oradan Anadolu’ya, Türk Yurdu’na baktı, baktı ve yüzündeki gerginlik bir gülümsemeye dönmüştü. Müdafaa-i Hukukçular tekrar çalışmaya başlamışlardı bile.
Artık, İçeridekilerde umut kalmamıştı; Anadolu’ya tekrar geçmesi ve her şeye yeniden; Samsun’dan, Amasya’dan, Erzurum’dan, Sivas’tan başlaması ve Ankara’ya gelmesi gerekiyordu.
Olur mu dersiniz, böyle bir şey…
Niçin olmasın!..
Verdiği görev ve emir böyle değil miydi?
Unutuldu mu yoksa?..