Terörle Mücadelede, Siyasetçi…

Mahmut YILBAŞ

 

Bölücü terörle mücadelede Türkiye, Ramazan ayında 30 evladını şehit verdi.

Son olarak; önce Şırnak-Beytüşşebap Beşağaç köyünde 12 vatandaşımız yolda pusuya düşürülerek şehit edildi. Ardından Şırnak-Gabar’da yine bir pusuda 15 askerimiz şehit oldu.

Bu, son on yılın en büyük kaybıydı.

Birbiri ardına gelen bu kayıplar ulusu yasa boğdu, toplumsal tepkiye dönüştü.

Bu tepkiyi gören iktidar ve destekçisi patron medyası, halkın tepkisini azaltmak için önce, sınır ötesi operasyondan ve hemen sonrasında ise bu müdahalenin yaratacağı olumsuzluk ve zorluklardan söz etmeye başladılar. Tepkiler dinmeyince TBMM’den, DTP hariç siyasi parti guruplarının ortak kararıyla “Tezkere” kararı çıkarıldı. Karar sonrasında siyasetçiler yine bir ileri iki geri adımlar atmaya başladılar. Bir gün pupa-yelken, ikinci gün yelkenler suda…

Siyaset böyleyken bölücü terör pusu üstüne pusu atmayı sürdürdü. Hakkari Dağlıca Sınır Taburu’na saldırdı ve yine 12 şehit daha verildi.

İktidarını, belli basın ve yabancı güçlere, özellikle ABD, desteğine bağlayan siyasetçiler, terörle mücadelede, her zaman ikili oynamışlardır. Onlar için Türk Ulusu’nun çıkarları, milli birliği ve toprak bütünlüğü ikinci planda kalmıştır. İç ve dış destekleri, siyasetçiyi, bölücü terörle mücadelede milli bir politika uygulanmasını engellemek amacıyla kullanmıştır.

Kendisi için doğrudan sorun olmadığı sürece siyasetçi, ülkenin başına bela olan bölücü teröre gözünü kapamış, sırtını dönmüş, sorun etmemiş ve üzerinde ciddiyetle durmamış, kalıcı olacak çözüm üretmek gayretinde bulunmamıştır. Terörle mücadeleyi OHAL döneminde, idarenin koordinasyonunda asker, polis ve korucunun görevi; kalktıktan sonra da sadece askerin meselesi olarak görmek, işlerine gelmiştir.

Aşağıda okunacaklar; yakın tarihimizde yaşananların birkaç örneğidir.

 

Tarih, 1987 Temmuz ayı…

Yer, Bitlis Valisi’nin makam odası.

Dönemin İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut, terörle mücadele konusunda il valisinden brifing alıyor.

Anlatılanlardan memnun kalmadığı yüzündeki gerginlikten anlaşılıyor. Sonunda;

 - Vali Bey, terörle mücadelede işin PÜF NOKTASINI bir türlü bulamadık, Allah yardımcımız olsun, diyor…

 

*  *  *

 

Tarih, 1992 yine Temmuz ayı…

Yer, Van 100. Yıl Üniversitesi’nin şehir merkezindeki Eğitim Fakültesi konferans salonu…

SHP küçük kurultayı, Parti Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Erdal İnönü başkanlığında toplantı yapıyor. Partili belediye başkanları, salonda, konuşmaları kayıt etmek için sivil polislerin bulunduğunu ileri sürerek toplantıyı terk edeceklerini söylüyorlar. Erdal İnönü, polislerden salondan çıkmalarını ister. Konu, toplantıyı takip amacıyla fakülte dekanının odasında bulunan Vali’ye bildirilir, talimatı sorulur. Vali, Erdal İnönü’den, görüşmek için talepte bulunur; bir araya geldiklerinde vali;

- Efendim, polisler sizin için salonda bulunuyor. Konuşmalar, yine sizin için kayda alınacak, yarın basın; Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, terör örgütü sempatizanı belediye başkanları ile gizli toplantı yaptı diye manşet atarlar, siz de zor durumda kalırsınız; polisler içerde kalır, konuşmalar kayıt edilirse, yanıt vermekte zorlanmazsınız, takdir yine zat-ı alinizin, istemezseniz polisleri salondan çekerim, der…

İnönü biran düşündükten sonra;

 - Peki, polisler görevlerini yapsınlar, der…

Ertesi gün İnönü;

 - Vali Bey haklı çıktınız. Gazeteciler dediğiniz gibi manşet atmaktan vazgeçtiklerini bana söylediler, der…

 

*  *  *

 

Van Valisi, il merkezini ilçe merkezlerine bağlayan toplam 750 Km yolda, kimi yerlerde en az 500 metre, kimi yerlerde en fazla 5 Km arayla taş kuleler inşa ettirmiş; bu kulelere en az 3 ve en fazla 5 kişilik köy korucu timleri yerleştirmiştir. Görevleri, günün 24 saatinde yolu gözetlemek ve teröristlerin yol kesmesi söz konusu olursa, 30 Km ara ile konuşlanmış müdahale timlerine telsizle durumu bildirmektir. Bu önlem uygulamaya geçirilince, Van’da bir daha kara yolunda yol kesme olayı olmamıştır. Bir de, bu kulelere birer direk yerleştirilerek birer Türk Bayrağı çekilmiştir.

Aynı tarihteki ziyaretinde Başbakan yardımcısı Erdal İnönü, kalabalık içinde valiye;

- Sizi tebrik ederim. Türk topraklarına bayrak çektirmişsiniz, neyi fethettiniz, der ve müstehzi müstehzi güler…

Ne olduğunu anlamıştır vali, ve cevaben;

- Teşekkür ederim. Türk Bayrağı’nı İran topraklarına çekemezdim, yapılan tamamen Bayrak Kanunu’na uygundur, der. Valinin düşündüğü gibi, kimi partiler şikayet etmişler “Vali bayrak asarak halkı tahrik ediyor” diye…

Bu uygulama; sonradan, tüm Türkiye’de; başta Başkent Ankara olmak üzere, şehir girişlerine ve çevredeki tepelere atlastan büyük bayraklar asılarak yaygınlaştırılmıştır.

 

*  *  *

 

Yıl 1993. Dönemin başbakanı, sık sık yaptığı ziyaretlerin birinde Van Valisi’ne;

- Bizim milletvekilleri sizden şikayetçiler, der.

Vali cevap olarak;

 - Ben de milletvekillerinden şikayetçiyim sayın başbakanım. Sanki terör yokmuş gibi davranıyorlar, olmayacak isteklerinin, haddi hesabı yok. Terör örgütüne yardım ve yataklık yapanlara silah ruhsatı verilmesini istiyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi, bunların devlet kadrolarında işe alınmaları için baskı yapıyorlar, demek durumunda kalır.

Başbakanın cevabı ise;

 - İsteklerine olumlu yaklaşılmaz ise, rahat çalışmanız mümkün olmaz, olur…

 

*  *  *

 

Tarih 1992 Mart ayının 21’i, sabah saat 09:00

Vali konakta yalnız. Birden her taraftan yaylım ateşi başlar. Güvenlik yetkilileri, göreve yeni başlamış valiye, olay çıkmayacağı konusunda teminat vermişlerdi. Vali biraz düşünür, ne yapmak gerektiği konusunda belirli bir düşüncesi yoktur. Konaktan dışarı çıkmak ister. Telefonlarına cevap verilmez. Konağın önünde ve arka girişindeki polis noktalarında kimse de yoktur. Konakta bulunan aşçı hanımı , yakın olan özel idare lojmanına gönderip makam şoförünü çağırtır.

Sonradan, her şeyi ile güven duyduğu, gözü pek, cesur, Kürt kökenli makam şoföründen Hükümet Konağı’na gitmek istediğini söyler. Çatışmanın yoğun olduğunu ancak Tugay’a, Hacı Bekir Kışlası’ndaki karargahına gidebileceğini, onun da çok riskli olduğunu, valiye, sıkılarak söyler. Konaktan Tugay Karargahı’na ateş altında gidilir. Bir kilometrelik yolda, birkaç defa arabasına, sokak aralarından ateş edilir.

Sabah saat 10:00’da karargaha geldiğinde, komutan ve erkanının telaş içersinde olduğunu görür. Her kafadan bir ses çıkmaktadır. Vali, kısa bir süre ayakta bekler; sonra tugay komutanından bir yazıcı rica eder. Daktilo gelir ve vali ayakta, “Saat on birden itibaren sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini” bildiren yazıyı yazdırarak, gereği için komutana tebliğ eder. Komutanın kısa süren itirazından sonra, karar ilan ettirilerek uygulamaya konulur. Halk, yasağa beklenilenden daha çabuk ve titizlikle uyar ve evlerine çekilir. Sokağa çıkma yasağından haberdar edilen İçişleri Bakanlığı, uygulamadan vazgeçmesi için valiye baskı yapar. Vali, kararından vazgeçmeyeceğini zamanın içişleri bakanına anlatmaya çalışır. Kısa bir ardan sonra hem dönemim başbakan yardımcısı ve hem de başbakan, içişleri bakanı doğrultusunda isteklerini tekrarlar. Vali, onlara da direnir. Aynı gün saat 13:00 haberlerinde, hükümetin Güney Doğu illerinde sokağa çıkma yasağı aldığı ve kararın uygulamaya başlandığı haberi vardır.

Sonradan, hükümet üyelerinin bölgeye yaptıkları ziyaretlerde vali, ne olduğunu içişleri bakanına sorar. Bakan gülerek;

- Sen haklıydın, Güney Doğu illeri milletvekillerinin baskısı üzerine sana yüklenmiştik, der.

Van Valisi, sokağa çıkma yasağı kararıyla şehirdeki silahlı arbedeyi bir saat gibi kısa zamanda sonlandırmış, bir ölü ile nevruz ayaklanmasını atlatmıştır.

 

*  *  *

 

Tarih 1993 ilkbaharı….

Sayın Deniz Baykal başbakan yardımcısı olarak partili bakan ve milletvekilleri ile Van’ı ziyaret etmektedir. Şeref salonunda Vanspor konuşulur. Sayın Baykal, eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’e,

- Siz valilik kurumunun artık fonksiyonunu kaybettiğini söyle durursunuz; bakınız Van’da neler oluyor, der.

Bu sırada salona elinde bir posterle birisi girer, yüksek sesle;

- O vali kim, der.

Ortalık sessizleşir. vali;

- Benim, diye karşılık verir…

Elinde posteri tutan kişi;

- Siz hangi yetkiyle bu posteri işyerlerine, sokaklara astırırsınız, diyerek valiyi azarlar.

Vali, Deniz Baykal’ın yüzüne, kim bu adam dercesine bakar. Deniz Baykal;

- Adıyaman Milletvekili, der ancak başka bir şey söylemez.

Vali, bölücü terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Halep Ermeni Patriği ile çekilmiş fotoğrafını taşıyan posterin ne maksatla çoğaltılıp, hem Van’da hem de çevre illere dağıtıldığını, bu milletvekiline anlatmaya çalışır. Salonda bulunan bakanlardan da gördüğü destekle iyice tepkisini arttıran milletvekiline vali;

- Sayın milletvekili, bu posterin işyerlerine asılmasına niye bu kadar tepki gösterdiğinize bir anlam veremiyorum. Terörle mücadele edilmesinden rahatsızlık mı duyuyorsunuz, deyince kızılca kıyamet kopar. Diyarbakırlı olan bakan söze karışıp;

- Milletvekiline böyle cevap veremezsiniz, haddinizi aştınız, kendinizi ne sanıyorsunuz, diyerek valiye bağırır.

Vali de bakana; haddini aşanın kendisi olmadığını, kendilerinin ileri gittiğini söyler, ayağa kalkarak heyeti havaalanına bırakarak oradan ayrılır.

Bir hafta sonra valinin tutumu konusunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde genel görüşme yapılır. valiye, Van’da söyleyemediklerini, Meclis kürsüsünden, dolu dolu ifade ederler…

 

*  *  *

 

Tarih 1993 Mayıs ayı…

Yer Tarım Bakanı makam odası.

Vali, dönemin tarım bakanına;

 - Sayın bakanım, teşekkür etmeye gelmiştim. Ancak bakanlık önünde, tezgahta, Van karpuzu diye İran karpuzu satıldığını görünce neredeyse ziyaretten vazgeçip geri dönecektim.

Bakan, valiye;

- Vali Bey sıkıntımı görmüşsünüz. Adanalılar beni çok sıkıştırıyor. Vanlılar, İran karpuzunu Türkiye’nin her tarafına soktu diyorlar.

Vali;

- Dönüşte önlem alacağım. Ancak İran’la sınır ticareti yılın ilk altı ayında 20 Milyon dolara çıktı. Antalya serbest bölgesinde bile ticaret hacmi ancak 8 Milyon dolar, der…

Vali dönüşte, sınır ticareti için bir yönerge hazırlar ve uygulamaya koyar. Böylece sınır ticareti, terör örgütüne sempati besleyenleri, yardım ve yataklık yapanları örgütten uzaklaştırır. İldeki lise çağındaki çocuklardan terör örgütüne ayda 10 kişi katılırken, bir yıl sonra bu sayı yılda 3 kişiye düşer.

 

*  *  *

 

Yine 1993 yılı… Doğum yeri komşu illerden biri olan ildeki yargı mensuplarından birinin, iki oğlundan biri terör örgütünün Tendürek’te bulunan gurubunun sorumlusudur. Bu durum, ilde yetkililer tarafından bilinmektedir. Bu yargı görevlisi, terör örgütüne yardım ve yataklık yaparken yakalananların tutuklanmasına izin vermez; çünkü, il adliyesinin en kıdemli mensubudur. Dönemim adalet bakanına, durum, birçok kez yazılı ve sözlü olarak intikal ettirilir. Fakat bakan, hiçbir işlem yapmamakta direnir. Bakan görevden ayrıldıktan sonra hakim emekliye ayrılır ve örgüt, adliyedeki desteğini böylece kaybeder.

 

*  *  *

 

Van Valisi, 1995 yılı seçimlerinde Van’dan milletvekili seçilir. Milletvekilliği 1999 yılı Nisan ayına kadar sürer. Bu dönemde siyasetçilerin, terörle mücadelede ülkenin kazanımlarını nasıl birer birer yok ettiğine yakından tanık olur. Bölücü terörün, 1992-1995 yıllarındaki geriletilmesinin, hıncının ve intikamının, devletin hangi kurum, kuruluşları ile birlikte kimler tarafından, teker teker alındığına şahit olur.

Tüm uyarıları, hem siyasetçiler ve hem de devlet kurumları tarafından kulak arkası edilir. İlk defa polisin özel harekat birimleri dağıtılır. Sonra, istihbarat birimleri etkisizleştirilir.

Bu karalama saldırılarından, siyasetçi+gazeteci+örgüt işbirliğiyle kendisi de payına düşeni alır.

Toplum da; Roma arenalarında aslanların pençelerine terk edilen köleleri izler gibi izledi. Bundan zevk alır, perde arkasında ne oluyor diye merak bile etmez.

AB isteğiyle ceza ve ceza usulü kanununda yapılan değişikliklerle de güvenlik güçlerinin terörle mücadelesini zorlaştırmıştır. Üst ve mesken araması neredeyse kaldırılmış ve, sorgulama süresi kısaltılmıştır. Bunlar hep, demokrasi adına terör örgütünü rahatlatmak için yapılmıştır.

Siyasetçilerin en vahim hatası, terör örgütü liderinin Suriye’den çıkarılmasına önayak olmaları ve ABD’nin örgüt liderini Türkiye’ye teslim etmek istediğini kabul etmeleri olmuştur. Terörle mücadelede bugün gelinen noktada bu olayın payı çok büyüktür.

Sonra, bölücü terör sorununu çözmeden, AB üyeliğine, 1999 yılında başvurulması; terör felaketinin, Türkiye’nin başına yeniden çöreklenmesine yol açmıştır.

Bu başvuru, terör belasının azmasının, içinden çıkılmaz bir hal almasının başlıca nedeni olmuştur.

 

Peki bugün siyasetçiler terörle mücadelede ne yapıyorlar?

Seleflerine rahmet okutuyorlar…

Terörle mücadelede, siyasetçiye bel bağlamak gafletten başka bir şey değildir.

Ona güvenmek, dalaletin dik alasıdır…

Türk siyasetçisi, terörle mücadelede siyasi görevinin ciddiyetine, sorumluluğuna müdrik olmadıkça, terör belasının üstesinden gelme şansına sahip olduğumuz, düşünülmemelidir.

Bir süre sonra yine mozaikten, kültür farklılığının zenginlik olduğundan söz ederler. Terör, yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne isyanını sürdürür; vatan savunması için bu ülkenin çocukları, şehit olmaktan başka çare bulamazlar…

Bu kısır döngü kırılmalıdır.

Ancak, nasıl?

Sorunun çözümü vardır! Ve de zor değildir.

Yeter ki siyasi iktidarlar iki yüzlü olmasınlar…

Yapabilirler mi?

Çok zor!..

Çünkü, bu bilincin Türk siyasetçisinde oluşmasına, iç ve dış güç odakları izin vermezler…