AVRUPA BİRLİĞİ GERÇEKLERİ…

Mahmut YILBAŞ

 

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri krize dönüştü. Kimileri “Birlik Treni” istasyondan kalkmadı, diğer bir bölümü durumun bir kaza olduğunu ifade ediyor ama gerçek, gözlerden saklanmayacak şekilde kaotik bir noktaya geldi.sadece Türkiye değil Avrupa Birliği üye ülkeleri de ne yapacaklarını, nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda ciddi bir kararsızlık içerisindeler. Her ülke kendine göre bir politika peşinde. Güney Kıbrıs Rum Devleti, Yunanistan, İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere, Avusturya ve diğerleri ayrı telden çalıyorlar.

Acaba, sebep sadece Türkiye’mi? yoksa, temelde daha başka nedenler bulunmakta mıdır? Avrupa gerçekten bir “Birlik” oluşturabildi mi? Görüyoruz ki, Birlik üyeleri her önemli durumda “Bremen Mızıkacıları”na dönüyor ve her kafadan bir ses çıkıyor. Gerçek nedir? Sıkıntılar nelerdir? Geleceği ne olacaktır? Sorular, sorular… Bunlar mercek altında nasıl görülmektedir.

Görüyoruz ki, Anayasasının halk oylamasında (Fransa ve Hollanda) red edilmesi AB’de ciddi rahatsızlık yarattı. Şok o kadar ciddi oldu ki Anayasa onaylama işlemi, zaman kazanmak için, belirsiz bir tarihe ertelendi. Böylece, AB bir depresyon dönemine girmiş oldu.

Anayasanın reddi, görünürde, kurucu üyelerin AB’ni sona erdirdiklerini ifade etmez; Fakat bütünleşme yolunda yaşanan sorunları hem yansıtmakta ve hem de derinleştirmektedir.

Birlik üyelerindeki, halk oylamalarında, böyle kazalar yaşanabilir, sonra da atlatılır denilebilir. 1992 yılında Mastrik anlaşması, Danimarkalılar tarafından red edilmiş, sonraki oylamada sorun atlatılmıştı. Durum bu defa farklı. Hayır oyları Anayasanın kendisinden çok ilgili ülkelerdeki ekonomik ve sosyal hastalıklardan, küreselleşmenin yol açtığı korkular ve göçmen sorunundan kaynaklanıyor.

Daha önemlisi, 21. yüzyılda AB’nin amaçlarının ve politikalarının ne olacağı tartışılmadan, Avrupa için bir anayasa yazılmasının tercih edilmesi sorunun kaynağını oluşturmaktadır.

Ayrıca, kimileri AB anayasasının bir şekilde onaylanabileceği veya Birliğin anayasasız da yaşayabileceğine inanabilir. Haklı da olabilirler, ancak bir nokta unutulmamalıdır. AB’nin kurucularından iki ülkenin halkı, AB’nin içinde bulunduğu koşullar ve problemlerini çözebilecek kabiliyette olduğuna güvenmiş olsalardı, olumsuz oy kullanmazlardı. Şu gerçek ki, AB projesi, 50 yıllık tarihinin en bunalımlı dönemini yaşamaktadır. Fransız ve Hollandalılar krizi yaratmamışlardır. Sadece su yüzüne çıkmasına yardımcı olmuşlardır.

Referandum halka ekonomi, sosyal, siyasal alanlarda Birlik uygulamalarını değerlendirme fırsatını tanımıştır. Tek Pazar, para politikaları ve genişleme konularında tepkisini göstermiştir. Referandum sırasındaki tartışmalarda “yavaş-büyüme”, “yüksek oranda işsizlik”, “göçmen politikaları”, “büyüme” yeni üyelerin “sosyal dampingi”, “Türkiye’nin üyeliği”, “Küreselleşme” ve “Çin’in önlenemeyen ekonomik rekabeti” sık sık ve yaygın şekilde tartışılmıştır.

Anayasası, onaylansa bile; Birliğin kurumsal yapısını ve karar alma mekanizmasını fazlaca iyileştiremeyecektir. Birbirinden farklı 25 üyelik bir yapı, söz konusu sorunları çözmek için gerekli olan yeteneklere sahip bulunmamaktadır. Hele istikrarsız coğrafya ve kültür faklılıkları işleri daha da zorlaştıracaktır. Fransız seçmenler içinde bulundukları ekonomik hastalıklar, genişleme ve sosyal bunalımları tetiklediği için AB’yi suçlamaktadır.

Bu itibarla, Birlik Anayasası’nın reddinin düzeltilmesi çok zor görünmektedir. Bundan daha önemlisi ise “Avrupa’nın Bütünleşme” istekleri başlı başına bir krizdir. Bu gerçek hem Avrupa içinde ve hem de dışında yeterli şekilde dikkate alınmıyor. (Türk tarafı, hem Avrupa ve hem de iç odaklar tarafından uyutulmaktadır). Avrupa’nın zayıf ekonomisi ve uzun dönemde geleceğinin belirsiz olması , her şeyden önce, temelde paylaşılan korkulardır. Avrupa Birliği, uzun dönem yarış da, ABD, Çin ve diğer yükselen pazarlar karşısında umut vermemektedir. En fazla ümit verici olarak değerlendirilen Mart-2000 Lizbon toplantısında, AB’nin 2010 yılında en rekabetçi pazar olacağı ilan edilmiş olmasına rağmen, yarı yolda (2005) beklentilerinin yarısına bile ulaşamadılar. AB Ekonomik ümitleri karşılamada, gelecek yıllarda da başarısız kalacaktır. Çünkü yapısal reformların gerçekleştirilmesi, teker teker üye ülkelerin tutumlarına bağlıdır. Güçlü liderlik ve koordinasyon ortaya çıkmadıkça, yapısal reformların başarılması söz konusu olamayacaktır. Görünür de, birlikte hareket edildiği görüntüsü verilmesine rağmen, derinliklerde her üye bildiğini okumaktadır (Türkiye açısından G.K.R.D ve Yunanistan gibi). Bugüne kadar rahatsızlıkları başarılı EURO uygulaması ve genişleme dalgaları perdelemiş, üstüne örtü olmuştur.

Diğer taraftan, aslında AB’de çöküş 1990 yılları başında, Mastrik anlaşması sırasında “tek pazar” tartışmaları ile başlamıştı. Bu tartışmalardan sonra hükümetler arası kurum olan “Avrupa Konseyi”, “Avrupa Komisyonu” ve “AİHM”i devre dışı bırakarak bütünleşme çalışmalarını kontrolü altına aldı. İzlediği siyaset ise, soğuk savaş döneminden farksız olmaktadır. Ayrıca, Birliğin diğer kurumları güdük ve etkisiz kalmışlardır. Brüksel’in etkisiz liderliği, 15 üye ülkeye kendi ekonomik ve sosyal politikalarına yoğunlaşması yolunu açmıştır. Sonrasında, AB Doğu Avrupa genişlemesi, kurumsal reformlar yapılmaksızın yeterli mali yardımda bulunmaksızın, popüler görüşmeler ve desteklerle olmuştur.

Avrupa Birliği projesine başlanırken sahip olunan homojenlik, kimlik, ortak amaç ve etkinlik gibi hususlardan bugün çok uzaklarda kalınmıştır. Başlangıçta Avrupa Birliği’ne beslenen umutlar bugün umursamazlığa dönüşmüştür. Tek pazar ve EURO söz verilen ekonomik beklentileri gerçekleştirememiştir. Kaldı ki, üyeler arasında, hele yeni katılanlar dikkate alınırsa, gelişmişlik farkı gittikçe artmaktadır. Bu da siyasal birlik rüyasına inancı karartmaktadır. Burada, çalışma ve kimlik krizleri bir birini izleyecektir.

AB büyüdükçe, genişledikçe Sorunları da artmaktadır. Avrupalılara göre doğuya genişleme iki sorunu peşinden getirmiştir. Birincisi, bu ülkeler pazar ekonomisine adapte oldukça eski ülkelere rakip olacaktır, bu da pazar kaybı demektir. Tabi ki ucuz işçi ücretlerinde rekabet de avantaj, batıdan doğuya kayacaktır. İkincisi ise, 15 üye ile yapılamayan güçlenme ve örgütlenmenin 25 üye ile hiç mümkün olmamasıdır. Böylece Birlik projesi çalışamaz ve anlamsız hale dönüşmüştür.

AB’nin içinde bulunduğu bu iki açmaz, Türkiye’nin üyeliği ile daha da şiddetlenmekte, derinleşmektedir. Avrupalılar yönünden Türkiye’nin üyeliği kültürel, dini, jeopolitik sorunlar anlamına gelmektedir. Gerçekte, anayasa referandumları Avrupa halklarını genişleme konusunda daha da hassaslaştırmış, artık hükümetleri toplumun düşüncelerini bay-pas etme imkanını ortadan kaldırmış, Türkiye’nin üyeliğini çok ileri tarihlere ertelemiş ve öncesinden daha riskli duruma sokmuştur. Bu nedenle Avrupa Birliği Türkiye’yi Birliğe üye almak yerine onu kendine özel şartlarda bağlı tutmak için politikalar geliştirmektedir.

Sonuç:

AB dışarı yansıtılmayan kriz yaşamaktadır. Zamanla, kriz daha fazla üstü örtülemez duruma gelecek, ekonomik ve ticari meselelerde ortakların arasında sorun çıkabilecektir. Birlik, kurum olarak hukuki düzenlemelerde gerilemeye başlayacak, ulusal düzenlemeler daha fazla ön plana çıkabilecektir. Sonuçta, onlarca yıl sürecek siyasal istikrarsızlık ve güvensizlik, hem Avrupa içinde ve etrafında görülebilecektir. Bu aşamadan sonra, AB’nin fazla bir yasal ve kurumsal çözüm şansı kalmamış denilebilir. Birliğin sürdürülebilmesi, ancak, yeni bir “Ekonomik” ve “Siyasal” ortaklıkla olabilir ki; bunun da gerçekleşmesi, Fransa, Almanya, İtalya ve diğer kurucu devletlerin hazır olup olmadığına bağlı olmaktadır.

Bu gerçekleri dikkate  almadan “kazan kazan” diye Türkiye’yi Avrupa Birliği isteklerine teslim edenler, liman açanlar, sadece tarih önünde değil, millet önünde de hesap vereceklerini, akıllarından çıkarmasınlar…