BİAT…
İddialı bir sözcüktür.
Sosyal ve siyasal bir olguyu ifade eder.
Bir anlamda geçmişte, tarihte kalmış siyasal ve sosyal bir toplum ve birey ilişkileri düzenini anlatır.
Taşıdığı anlam, bugünkü dünyamızın yaşam biçimiyle fazla ilgili değildir…
Yani, demokrasi ikliminin ürünü değildir…
Gücün, zorun bireysel ve toplumsal ilişkilere hâkim olduğu zamanlara aittir.
Derebeylik, krallık, imparatorluk, padişahlık dönemlerinde toplumlararası güce, zora dayalı siyasal ilişkileri tanımlar.
Kısaca egemenlik ve bağımsızlığın yitirilerek, kendi dışında bir güce bağlanmayı, itaat etmeyi, emrine girmeyi ifade eder. Biatta iki taraf vardır; biri hâkimdir, diğeri tabii olandır. Güçsüz olanın, güçlünün emrine girmesidir.
Güçsüz olan egemenlik haklarından vazgeçmek zorunda kalır. Kendi kendini yönetemez duruma düşer. Kendinden daha güçlüsü vardır. Bu güçlü, ekonomik, sosyal, kültürel, bilim ve teknoloji yönünden kendinden daha gelişmiş ve böylece daha kuvvetli durumdadır. Toplum olarak yaşamını, artık güçlünün isteğine ve iznine bağlı olarak sürdürebilir.
Siyasi olarak “biat” sözcüğünün üç unsurunun bulunduğu, bu açıklamalardan açıkça ortaya çıkmaktadır. Birincisi; biat olgusunun oluşması için tarafların bulunması gerekmektedir. İkincisi; taraflar arasındaki ilişki güçten kaynaklanmaktadır. Üçüncüsü ise; biatta “gönüllülük” söz konusu değildir.
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Harp Akademileri’ndeki bir sempozyumda yaptığı konuşmasında işte bu “Biat” sözcüğünü kullanmıştır!
Biat sözcüğünü hangi amaçla kullanmış olabileceğini anlayabilmek için, konuşmada geçtiği bölüme, basında çıkan haliyle, bütünüyle değinmek daha doğru olabilecektir.
Orgeneral Büyükanıt, konuşmasnın ilgili bölümünde; “Son yıllarda, Türkiye’nin bu yapısını bozmaya çalışan bazı mihrakların ortaya çıktığını da endişeyle izliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne birtakım sıfatlar takmaya çalışanaların olduğunu görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal organları buna asla izin vermeyecektir. Üzülerek ifade ediyorum, bu tür yaklaşımlar hepimizin ortak paydası olan demokrasi kavramının içine konularak Türkiye’ye dayatılmaya çalışılmaktadır. Hem Avrupa’nın hem de Ortadoğu’nun bir parçası olan Türkiye, laik yapısıyla İslam dünyasının tek örneğidir. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet, geleceğimizin tek gerçeğidir ve bunu hiçbir güç değiştiremeyecektir. Cumhuriyetimi ve onun temel ilkelerini hiçbir güç kendisine biat ettiremeycektir.” demektedir.
Verilen arada gazeteciler, ne demek istediğine açıklık getirilmesini, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’tan istemişlerdir. Soru şöyledir:“Cumhuriyet kimseye biat etmez sözünüzü laik yapıyı bozmak isteyenler var anlamında mı söylediniz?”
Org. Yaşar Büyükanıt’ın cevabı ise: “Daha ziyade isim takmak” olmuştur. “Ilım İslam gibi mi?” sorusuna da “Evet öyle. Onun kaynağı da Türkiye’nin içi değil. Dünyada hiçbir ülkenin, İran hariç, demokratik bir ülkenin önünde sıfat yoktur. Yani ABD’yi nasıl tanımlayacağız? Ilımlı Hıristiyan mı diyeceğiz yani? Böyle bir şey olmaz” diye cevap vermiştir.
Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın hem konuşmasında ve hem de sonrasında gazetecilerin bu konudaki soruları üzerine yaptığı açıklamasında “biat”tan kastının “Laik” Türkiye’nin ılımlı bir İslam devletine dönüştürülmek isteklerinin bulunduğunu vurgulamak olduğunu, söylemek yanlış sayılmamalıdır.
Peki, sorun bu kadarlık mıdır?
Yani sorun sadece, siyaset masalarında veya kapalı kapılar arkasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ılımlı İslam devleti oalrak gösterilmesi ve bunun içinde görünürde bazı değişikliklerin yapılması yolunun açılmasını istemekten ibaret midir? Yoksa ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel ve hepsinden öte İslam inancında birtakım değişiklikler yapılması mı gündemdedir? Hatta, bu alanda, biat edilmeyeceği ifade edilen gücün çok önemli mesafeler katettiği, görmezlikten gelinebilir mi?
Buna kim, hayır diyebilir?
Biat edilmeyeceği ifade edilen “karşı güç”ü sadece “laiklik karşıtları” olarak nitelemek, görmek, soruna yaklaşımda eksikliğe, noksanlığa yol açmaz mı?..
Çünkü, biat sözcüğü siyasal ve sosyal derinliği olan bir kavramdır. Birey veya herhangi bir toplum biat konumuna yani teslimiyet noktasına birden bire gelmez. Bu bir süreç meselesidir. Hem de uzun bir süreci içerir…
Eğer Türkiye’nin bir “güç”e biat etmesi tehlikesinden, tehdidinden söz edilebiliyorsa, bu başlı başına ciddi ve önemli bir algılamadır. Bu itibarla da tehdidin, tehlikenin bütün boyutlarıyla düşünülmesi ve kamuyla paylaşılması gerekmez mi?
Böyle bir tehdidi, Genelkurmay Başkanı’nın dile getirmesi de çok önemlidir. Korkulur ki, devletin kurum ve kuruluşlarında bu değerlendirme, olağan, sıradan bir açıklama olarak görülür ve üzerinde yeterince durulmazsa gelcek gerçekten karanlık demektir…
Çünkü bugüne kadar ulusal sorunlar, sadece eleştirel açıklamalarla, hep geçiştirilmiştir…
İşte, Avrupa Birliği üyeliği konusu…
Asker de dahil, AB konusunda hep “hayal” peşinde olunmuştur. Hep temennilerde bulunmakla yetinilmiştir.
Bugün yaşadığımız ekonomik, sosyal, siyasal sorunlarımızın büyük bölümü AB ile ilişkilerden kaynaklanmaktadır.
Uygarlaşma, kimilerine göre “batılılaşma” olarak algılandı, böylesi işlerine daha uygun geldi. Avrupa Birliği’ne de üye olunmak batılılaşma olarak görüldü, gösterildi. Asker de bu yanılgıya düştü. Ancak bu tamamen yanlış bir “proje” idi.
Siyasetçi kullandı, kullanılmak işlerine geldi…
Büyük sermaye, tekelleşme amacıyla, AB fikrini benimser gibi davrandı, öncülük yaptı…
Medya, zaten büyük sermayenin emrindeydi. Rolünü, mandacılık çerçevesine oturttu. Bu konudaki işlevini acımasız olarak, bugüne kadar sorumsuzca sürdürdü. Ara vermeden de devam etmektedir.
Bölücülerin işine geldi…
Dinciler onlardan geri kalmadı…
Peki, asker ne yaptı?..
Başı dik, onurlu üyelik söylemini, yıllarca sürdürdü. Ta ki Atatürk İlkeleri, ulusal devlet temelleri ve askerin cumhuriyeti koruma ve kollama görevi, açıktan sorgulanıncaya kadar…
Avrupa Birliği ile ilşkiler öyle bir noktaya taşındı ki, son dönemde yaşananlarda görüldüğü gibi, Atatürk İlkeleri’ne dayalı Cumhuriyet’le sorunları olanlar, AB’den doğrudan ve açık destek istemekte hiç sakınca görmemekte ve beklentileri de fazlasıyla karşılık bulmaktadır…
Küreselleşme de, en az AB kadar, bugünlere gelişte rol oynamıştır. Küreselleşme konusunda Türkiye’nin çok ciddi stratejik hataları olmuştur. Bu stratejik hatayı, istisnasız devletin tüm kurumları yapmıştır.
Sovyetler Birliği’ni dağıtan, Yugoslavya’yı sahneden silen, Irak’ı trajik bir yok oluşa kadar getiren küreselleşme yani Yeni Dünya Düzeni’nin Türkiye’yi de bugün karşı karşıya bulunduğu tehditlerin kurgulayıcısı olduğunu düşünememek ve buna karşı önlemlerini almamak bir talihsizlik değil midir?..
Vahşileşen küreselleşme, karşı konulamayacak bir olgu ve Yeni Dünya Düzeni olarak görülüp de; yeni “Konsept” ve “Doktrin” arayış çalışmalarıyla nasıl vakit geçirebilindi?..
Egemenlik ve bağımsızlık karşıtı olan küreselleşme, Atatürk İlkeleri’ne taban tabana zıtken, niçin önlem alınması, çok sonradan, konuşulur olmuştur?
ABD hem büyük müttefik olarak görülecek, diğer taraftan bir yarım yüzyıldır Türkiye’nin başına “gaile” açan her türlü siyasal, sosyal, ekonomi konularına burnunu sokmaktan, eli olmaktan geri durmayacaktır… Türkiye’nin doğrudan sorunu olan terör olaylarından sağ-sol çatışması, Asala olayları ve sonunda Pkk meselesinde ABD’nin rolü, desteği o kadar meçhul müdür? Bu durumda, ABD ile ilişkiler hala bir müttefiklik ilişkisi olarak nasıl değerlendirilebilir?..
Bütün bu ve benzeri gerçekler karşısında, Türkiye’nin bir yol ayırımına getirilmiş olduğu, sadece yetkililerin değil herkesin malumudur…
Mesele yetkilililerin açıklamaları, değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşmakla geçiştirilecek, çözümlenecek boyutları çoktan aşmış bulunmaktadır!..
Sonradan görülmektedir ki, açıklama, açıklama olarak kalmakta, karşı güç olarak algılanan olgu, giderek yeni mevziler kazanarak gücüne güç katmaktadır. Zaman, biat edilmeyecek olarak belirtilen sosyal ve siyasal gücün lehine olmaktadır…
Vurgulamak gerekir ki, biat edilmeyeceği açıklanan güç merkezi sermayeyi hergün artan ölçüde kendi yanına çekmekte; medya destek vermekle kalmayıp bu gücün eline geçmektedir.
Sivil toplum hergün artan oranda, o tarafta saf tutmaktadır. Dinci akımların “mahalle baskısı”ndan artık açıkça söz edilmektedir, toplumun siyasi desteği en fazla bu alan etrafında kümelenmektedir…
Devlet kurumları, asker, yargı ve üniversitelerin bir kısmı dışında, buranın eline geçmiştir…
Dahası, devlet aygıtı hergün artan ölçüde ulusal ve laik kesim üzerinde, telefon dinlenmesinde olduğu gibi, baskı uygulamaktadır...
Yoksullaşma, toplumu sağlıklı düşünmekten uzaklaştırmaktadır…
Bütün bu veriler karşısında, toplumun bütün kesimlerini içine alacak ve toplumun gerçeklerine dayandırılacak bir “Toplumsal Proje” yaratılıp uygulamaya konulmadığı sürece, kim tarafından yapılırsa yapılsın “biat edilmeyecektir” türünden açıklamaların, eskilerin tabiriyle “kavl-i mücerred” kalmaktan öteye geçmesi, düşünülmemelidir…
Toplumumuzun açmazı da siyasi, idari ve sivil kurumlarımız yönetimlerinin, hala bunun gereğini yerine getirmek için bir “toplumsal mutabakat” yolunu açmaya yönelmeleri yerine “toplumsal gerilimi” besleyici, arttırıcı tutumu yeğlemeleridir…
Barış yolunu açmak, en başta siyasi iktidarın sorumluluğudur!
Ancak, bunu umut etmenin ne kadar yersiz olacağı çokları tarafından bilinmektedir…
Bu süreçte yapılabilecek en doğru şeyin, “boş ümitler” yaratabilecek davranış ve sözlerden uzak kalmak olduğunu, hatırdan çıkarmamaktır…