BİR  ZİYARETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

Mahmut YILBAŞ

 

İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth Türkiye’yi ziyaret etti.

Dört gün süren bu ziyaretin kapsamında Ankara, Bursa ve İstanbul vardı.

Kraliçe’nin Ankara programını resmi ilişkiler, Bursa ve İstanbul’da ise cami, türbe gibi tarihi mekanları ziyaret oluşturdu.

Ayrıca, Kabataş Lisesi’ne de bir ziyaret gerçekleştirdi.

Kraliçe, İstanbul’da bir de resmi kabul verdi.

Resmi kabul için seçilen mekan Kraliyet Donanması’na ait bir uçak gemisinin hangarı idi. Resmi kabul için İngiliz Donanması’nın “Hms İllustrious” isimli uçak gemisi görevlendirilmişti. Montrö Antlaşması’nın savaş gemileri için getirdiği yasak, uçakların Kıbrıs’a bırakılmasıyla,  güya görmezlikten gelinmişti.

Kraliçe, daha doğrusu, İngiltere diplomasisi “mukabil” resepsiyon için, Ankara yerine niçin İstanbul’u seçmiş, uygun bulmuştu.

İçe ve dışa bir mesaj mı vermek istenmişti? Şark meselesinin hala devam ettiği mi gösterilecekti?

Boğazlarla tarihsel ilgilerinin sürdüğünü mü vurgulayacaklardı?

Çanakkale’den dönmüşlerdi. Hem de gurur duydukları İmparatorluk Donanması’nın en güçlü gemilerinin Gelibolu sularına gömülüşünü seyrederek… Daha sonra da Dolmabahçe önlerine demir atan donanmaları da, Mustafa Kemal Atatürk’ün “geldikleri gibi giderler” sözünü yerine getirmek zorunda kalmışlardı…

Herhangi bir devletin başkanı; ister cumhurbaşkanı, ister kral veya kraliçe olsun; bir başka devleti ziyarete giderken arkasından onu bir uçak gemisi takip eder mi? İngiliz Kraliçesi  hangi ülkeyi, sömürgeleri dışında, bir uçak gemisi refakatinde ziyaret etmiştir? Böyle bir uygulama var mıdır, olmuş mudur? Çok zorlama olmadan, yakıştırma yapılmadan böyle bir uygulama gösterilemezse, kraliyet donanmasının “Hms İllustrious”  uçak gemisinin İstanbul’a gelip Boğaz’a demir atması ne anlama gelmektedir? Niçin buna izin verilmiştir? Hatta uygulama, Montrö Antlaşması hükümleri zorlanarak yapılmıştır.

Sadece, bir uçak gemisinin Kraliçenin ziyaretine refakat etmesi değil, üzerinde durulması gereken asıl konu; Kraliçenin “mukabil resmi” kabulünü, Ankara’dan kalkıp İstanbul’a gelerek bu gemide vermesidir. Bu, Türkiye açısından diplomatik bir skandal ve onur kırıcı bir olaydır. Mondros’la İstanbul’u işgal eden İngilizler, bu başarılarını donanmalarının bir zırhlısında değil, Perapalas’ta verdikleri bir ziyafette kutlamışlardı. Ve, davete katılmalarını mecbur ettikleri, sivil ve asker Osmanlı görevlilerine, merasim kıyafetlerini giymelerini yasaklamışlardı. Bu yasağa “İngilizler beni hiçbir yerde ve şekilde yenemediler, büyük üniformamı giymemi engellemeye hakları yoktur” diyerek uymayan sadece, Mustafa Kemal olmuştur.

Mustafa Kemal’in bu davranışını hatırlayan kalmadı diyelim; her yıl “içimizde”dir diyerek tören yapmanın, bu koşullarda ne alemi vardır! Söze geldi mi herkesten önde olunacak, gerektiğinde ortalıkta görünülmeyecek, yok canım, olur mu böyle?..

Kraliçenin ziyaret programı oluşturulurken, Türk tarafı bu inceliklere İngiliz meslektaşlarının dikkatlerini çekmediler mi? Mukabil resmi kabul, Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği’nde, olmadı Elçilik Rezidansında, o da olmadı Suudi Kralı’nın ayağına kadar gidilen otel düşünülemez miydi?.. İngiliz “eli sıkılığı” söz konusu ise, Devlet Konukevi salonları tahsis edilebilirdi.

Ne güzel ve anlamlı olurdu, değil mi? Kraliçe oraya gelince, karşısında bulunan “Kurtuluş Savaşı”nın yönetildiği; bugün müze haline getirilmiş Meclis Binası’da, bir vesile ile birlikte ziyaret edilebilir, böylece İngiliz emperyalizmine, Türk karşı koyuşu, beraberce hatırlanmış olurdu.

Bu değil tam aksi gerçekleştirildi ve Milet olarak buna seyirci kalındı…

Boğaza demir atmış Amerikan uçak gemisini protesto eden bir 68 kuşağı da yetişmemişti… Gençler, kafaların içi ile değil, dışıyla meşgul edilmişti. Ortalık “muhiplere”  kalmıştı. Küreselleşme rüzgarıyla işadamları ve medya, dış dünya ile yeni ilişkiler ve evlilikler kurmuş ve hem anlayış ve hem de sayıca bağlılıklarını güçlendirmişlerdi. Vahdettinlerin, Damat Feritlerin, Molla Saitlerin ve Papaz Frew’lerin yerini yeni nesil “muhipler” almışlardı. Bunlar, Boğaz’a demir atmış Kraliyet Donanmasının uçak gemisi “İllustrious” hangarına, helikopter görüntüleri eşliğinde,  Kraliçe’ye saygılarını, sunmaya koştular.

Böylece; İngiltere’ye, Türkiye üzerinden bölgeye - Rusya’ya, Ortadoğu’ya (Arap ve Acemlere)- güç gösterisinde bulunmasına fırsat ve vesile yaratılmış oldu…

İngilizler, bu uygulama ile, tarihi emellerinden vazgeçmediklerini, barış zamanında, en sıradan ilişkilerde bile hatırlatmış oldular…

Sebep ne olursa olsun, bu ziyaret Türkiye açısından, düşündürücü olayların sergilenmesine sahne olmuştur. Bunları basit hatalar olarak görmek, öyle değerlendirmek, daha ağır  bir gaflet ve dalalet içerisinde bulunmak olacaktır. Çok acıdır ki, Türkiye’nin başka diğer konularda olduğu gibi, aymazlık ve sapkınlık içerisinde bulunduğu, Kraliçe’nin bu ziyaretinde de tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.

Kraliçe’nin bu gezisi; başından sonuna kadar, sömürgeci bir ülkenin, sanki sömürgesine yaptığı bir ziyaret havasına dönüştürüldü. Günlerce, yazılı ve görsel basın, Kraliçenin karşılandığında uygulanması gereken “Kraliyet Protokolü”nü uzun uzun anlattı ve gösterdi. Kraliçe, çantasını sağ kolunda taşırsa sıkıldığını, sol koluna alırsa memnun olduğunu ve masa üzerine bırakırsa da “beş”  dakika içinde kalkmak istediğini anlatmak istermiş. İçimizden biri çıkıp da, yahu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendine has resmi protokol kuralları var, gelen yabancı konuk, kim olursa olsun, bunlara uymakla konuk olduğu devlete ve topluma saygısını göstermiş olur, demedi.; hatırlamadı…

Türkiye, sanki İngiltere’nin sömürgesi konumuna düşürüldü…

Son zamanlarda, yabancı devlet temsilcilerinin Türkiye’yi ziyaretlerinde devletin resmi protokolü yerine, devlet ve hükümet yöneticilerinin konukla ilgili ilişki ve yakınlıkları ön plana çıkarılıyor.

Suudi Kralı’nın ziyaretinde bu anlayış bütün çıplaklığıyla görülmüştü.

Suudi Kralı, otel ikametgahında ziyaret edilerek resim çektirilmişti.

Kral’dan hediyeler alınmış ve bunların devlete değil ilgililerin şahsına verilmiş olduğu açıklanmıştı.

Kraliçe Elizabeth tarafından verilen “Kraliyet Nişanı”  göğse takılmış ve smokin giyilmiştir. Erkek giyiminde “çağdaş”, bayan kuşamında ise “dinci” bir yaklaşım ile, birilerine mesaj verilmek  istenmiştir.  

Bu uluslararası ziyaretlerde ulusun birliği, devletin bütünlüğü ve kamu yönetiminin ahengi en üst seviyede gösterilmeye çalışılır, Devlet yönetiminin bir orkestra gibi uyum içerisinde olduğunu göstermek için çaba harcanır. 

Bir tarafınız “hoşnutsuzluk”  diğer tarafınız “memnuniyet” sergilemek için yarışmaz… Hatta eşlerin “anlaşmazlık” gösterisine bu ziyaretler vesile olamaz, dönüştürülemez.

Türkiye Cumhuriyeti çağdaş devlettir, aşiret gibi idare edilemez…

İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in Türkiye’ye bu üçüncü ziyaretinin gerçek amacı neydi, henüz anlaşılmış değil. Kraliçemiz, sadece çok sevdiği söylenen Türkiye’yi 37 yıl sonra bir daha görmek arzusunu mu gerçekleştirmek, yoksa, bu görüntünün arkasında İngilizlerin, hem ülkemiz ve hem de bölge ile ilgili siyasetlerine katkıda bulunmak amacını mı taşımaktaydı? Belki de, kimilerinin öne çıkarmaya çalıştığı gibi, zor süreçte “Türk Demokrasisi”ne(!) destek vermek, yanında olunduğunu göstermek istemiştir. Kraliçe’nin 1961 ve 1971 ziyaretleri sonuç sağlamış mıydı?

Farklı değerlendirmeler yapılabilir?

Ancak, büyük devletlerin her zaman bir (B) planı hatta (C) planı vardır.

İngilizler ise, dış siyasette, hep bir taşla iki kuş vurma arzularını taşırlar.

Bekleyeceğiz ve göreceğiz.

Ancak, Türkiye hiçbir dönemde, Mütareke de bile, böyle süngüsü  düşük durumda bırakılmamıştı…

Bu ziyaret, kurumlar ve sorumlularına, görev ve yetkileri bakımından bir ders çıkarmalıdır.

Bu yapılabilirse saygınlık için bir adım atılmış olur…