Siyasette Erdem ve Vicdan
Yüksel Pazarkaya
Helmut Schmidt: "Dinini kendi iktidar hırsının aracı yapan her politikacıya, her hükümet ve devlet başkanına karşı kuşku duy. Öbür dünyaya yönelik dinini bu dünyanın politikasıyla karıştıran her politikacıdan uzak dur."
Tübingen Üniversitesi'nin ünlü ilahiyatçısı Prof. Dr. Hans Küng , doksanlı yıllardan beri "Weltethos" (Dünya Erdemi) başlığıyla dinler arası karşılıklı saygı, anlayış ve barış diyaloğunu sürdürüyor. 2007 Mayıs'ında Tübingen'de gerçekleşen toplantıdaki konuşmacılardan biri, Almanya'nın eski sosyal demokrat başbakanı Helmut Schmidt idi.
Güncel kamuoyu araştırmalarında Almanya'nın en bilge kişisi sorusunda olduğu gibi, hangi politikacıyı bugün iktidarda görmek istersiniz sorusunda da yüzde seksenle birinci sırada gelen Helmut Schmidt doksan yaşından gün alıyor. Aynı zamanda Avrupa'nın en saygın haftalık gazetelerinden DIE ZEIT yayıncısı ve yazarlarından biri.
Onun Tübingen konuşmasında irdelediği siyasette erdem ve vicdan konusundaki saptamaları bütün siyasetçiler için geçerli olması gereken ilkeler içeriyor. Türkiye'nin, bu ilkeleri hiçe sayan politikacılar yüzünden, içine düştüğü gerilimli ortamda belki siyasi erdeme dönerek, yumuşamaya katkısı olabilir.
Din ve politika
İç siyasetteki ve siyasi yazarlıktaki deneyimlerine dayanarak konuştuğunu belirten Helmut Schmidt, konu üzerinde düşünmeye başlamasını, dindar bir Müslüman diye tanımladığı Enver es Sedat 'a borçlu olduğunu dile getirdi. Schmidt, ilk kez, dostum dediği Sedat'tan, Museviliğin Eski Ahid'i (mezmurlarda), Hıristiyan İncil'i (dağ va'zında) ve İslamın Kuran'ında (dördüncü surede) aynı ortak barış çağrısı olduğunu, çeyrek yüzyılı aşkın bir süre önce işittiğini söyledi.
"İlerlemiş yaşımda kendi ana babamın, kardeşlerimin ve birçok arkadaşımın ölümüne tanık oldum; ama Sedat'ın bağnaz dinciler tarafından katli beni hepsinden daha fazla sarstı. Dostum Sedat, barış koşuluna uyduğu için katledildi."
Schmidt, süren konuşmasında, politikacıların iç siyasette Tanrı sözünü ağza almaktan çekinmediklerine, ama dış ilişkilerde, uluslararası görüşmelerde buna kalkışmadıklarına dikkat çekti. Demokratik hukuk düzeninde politikacıların etkili anayasal rolü olduğunu vurgulayan Schmidt, ama özel bir din ve mezhebin ve onun bilginlerinin rolü olmadığını söyledi. Yine de dinle politika ve akıl arasındaki çatışmanın, insanların hep güncel koşulu olduğunu belirterek şöyle dedi:
"Kısa bir süre önce, Kutsal Makam'ın (Papalık), yüzyıllar sonra nihayet, Galile 'nin aklına karşı iktidar politikası kararını kaldırdığını yaşadık. Şimdi her gün Ortadoğu'da dinci ve siyasi güçlerin, insanların ruhlarını sahiplenmek adına nasıl kanlı bir mücadele içinde olduklarını yaşıyoruz - ve bu arada ratio , bütün insanlara verilmiş akıl, çoğunlukla yine yarı yolda kalıyor."
Hitler 'in iktidara geldiği 1933 yılında 14 yaşında olduğunu ve daha sonra sekiz yıl sürecek askerlik yıllarında, Nazilerden sonraki dönem için kiliseye umut bağladığını söyleyen Schmidt, 1945 sonrasında kiliselerin hem yeni bir erdemin oluşması, hem de hukuk devleti ve demokrasinin kurulması konusunda hiçbir şey yapmadığını belirtti: "Savaş sonrası benim kilisem hâlâ, Paulus 'un 'Yönetenlerin kulu ol!' buyruğuyla uğraşıyordu."
Bu konularda kilise tarafından düş kırıklığına uğratılan Schmidt, savaş sonrası doğru adımların Adenauer , Schumacher ve Heuss gibi Weimar Cumhuriyeti'nde yetişmiş deneyimli siyasetçilerden geldiğini, ama asıl başarının Erhard 'ın müthiş ekonomik mucizesiyle Marshall yardımından kaynaklandığını, bunda da utanılacak bir şey olmadığını dile getirdi. Hiçbir demokrasinin, ekonomide ve iş piyasasında başarılı olmadan ayakta duramayacağı gerçeğini, Marx 'a da bir göndermeyle belirtti.
Başbakanlığından sonra geçen çeyrek yüzyılda bu konularda ve felsefe alanında, ayrıca diğer dinler üzerine kitaplar okuyarak kendini geliştirdiğini, bunun da ondaki hoşgörüyü, ama aynı zamanda kendi dinine mesafeyi de arttırdığını, bunun da kilise adamlarının, "Yalnız benim Tanrım ve benim inancım doğrudur" tavrından kaynaklandığını dile getirdi.
Schmidt'e göre, din kurumları, diğer dinlerle barış diyaloğunu engellememelidir. Ancak Kant 'ın da belirttiği üzere, barış hep yeniden sağlanmak ve kurulmak zorundadır. Dinlerin erdem ilkeleri birbirine sanıldığından çok yakındır. Bu yüzden, "Bir dine inananların ve dinsel sınıfların, diğer dinlere inananları misyonerlik yoluyla kendi dinine döndürmesi, hiçbir biçimde barışa hizmet değildir."
"Bugün, 21. yüzyılda dünya çapında din motifli ya da din maskeli bir crash of zivilisations -uygarlıklar savaşı- tehlikesinin gerçekten var olması beni tedirgin ediyor. (...) Demokrasinin ve insan haklarının aslında saygın Batılı ideolojilerini ve öğretilerini neredeyse dinci bir tutkuyla ve askeri güçle, salt başka yoldan gelişmiş kültürlere zorla kabul ettirmeye çalışmak da, bugün aynı durumu gösteriyor."
Bütün bu deneyimlerden kendi adına kesin bir sonuç çıkardığını belirtiyor Schmidt: "Dinini kendi iktidar hırsının aracı yapan her politikacıya, her hükümet ve devlet başkanına karşı kuşku duy. Öbür dünyaya yönelik dinini bu dünyanın politikasıyla karıştıran her politikacıdan uzak dur."
Schmidt bu uyarıyı yalnızca politikacı için yapmıyor, her yurttaş için aynı şeyi düşünüyor. Yine bu uyarı hem dış hem de iç politika için geçerli ona göre. Bunu beceremeyen bir politikacı hem içte hem dışta barış için bir tehdit oluşturur. Toplumsal politika ve ekonomi, bilimsel veriler ve etik için insan aklı yeterlidir Schmidt'e göre. Batı'da bu aydınlanma yolunun, yüzyıllar alan savaşım sonucu bulunduğunu ve Batı'nın bugün dünyada bilim, teknoloji ve ekonomideki üstün yerinin bununla açıklanacağını vurguladı. "Ama politikada aydınlanmanın Batı'da da tam olarak gerçekleştiği söylenemez" diyerek bu savını somut örneklerle destekledi.
İnanç ve politika
Yurttaşları bugün birleştiren harç, Schmidt'e göre, demokrasi ve insan hakları. Bunlar da bir dine ve mezhebe bağlı değil. Tersine, bu ilkeler din kitaplarında yer almamakta. Bu ilkelerin kaynağı, insan onurunu üst değer bilmekte.
Eylemlerinde aklını kullanmayan politikacı, bunların asıl ve yan sonuçlarının sorumluluğunu vicdanında taşıyamaz. Ama bilinmekte ki, bazı kişiler akıllarını izleyerek değil, inançlarını izleyerek politikaya giriyorlar, iç ve dış kararları da aklın tartısından geçirmeden, inanç yolundan giderek alıyorlar.
Max Weber 'e göre, siyasetçinin üç özelliği, tutku, göz kararı ve sorumluluk bilinci diyen Schmidt, bu sorumluluğun seçmene karşı sorumluluk olmadığını belirtiyor. Buna gerekçe olarak, seçmenin götürü bir eğilimle o an karar verdiğini vurguluyor. Çoğunlukla da seçmenin duygusal ve o anki rüzgâra göre karar verdiğini. Siyasetçinin asıl sorumluluğu, aydınlanmanın filozofu Kant'ın tanımı anlamında, kendi vicdanına karşı. Kant'ın vicdan tanımı şöyle: "İnsanın içindeki bir yargı makamının bilinci."
Sayın Helmut Schmidt'in, Türkiye'nin AB tam üyeliğine karşı olduğu biliniyor. Acaba Türkiye'nin AKP sürecini mi önceden seziyordu. Alman kamuoyunda büyük etkisi bulunan bu devlet adamını ikna için AKP yandaşı AB taraftarları acaba ne düşünürler?
Cumhuriyet Gazetesi - 22.02.2008