Üstünlüğün Hukuku

 

Orhan Erinç

 

Özellikle hukuk konusundaki kafa karışıklığının yalnızca bizim üst düzey yöneticilerimize özgü olmadığını, aynı durumun Avrupa Birliği (AB) yöneticileri için de geçerli olduğunu biraz da şaşırarak izliyoruz.

Bizimkiler Anayasa Mahkemesi ile Danıştay'ın işlemleri ve kararlarını yok sayar, hatta hakaret konusu yaparken onlar da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni görmezden gelmeye kalkışıyorlar.

Oysa biliniyor ki, hukukun üstünlüğü kavramı, demokrasinin önemli temellerinden birini oluşturan milli irade ile oluşan otoritenin egemenliğinin sınırlandırılması amacını da içermektedir.

Aksi bir yaklaşım, özellikle evrensel tanımları bulunan insan haklarının ihlal edilmesi sonucunu doğurur. Ülkemizdeki son uygulamalar hukukun üstünlüğü konusundaki kafa karışıklığını açık biçimde yansıtmaktadır.

Bir ülkenin " hukuk devleti " olduğunu söyleyebilmek " yargısal denetimin " kabul edilebilirlik oranı ile mümkündür.

Bir yandan Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğunu söylemek, öte yandan ise milli iradenin her şeyin üstünde olduğunu iddia etmek, bir türlü kurtulamadığımız Şark kafalılığının tipik bir sonucudur.

Batılı olduklarına inanılan Avrupalıların da aynı yaklaşımı benimsiyor olmalarının ardında çıkar ilişkilerinin bulunduğunu söylemek, zorunlu bir akıl yürütme olmaktadır.

Türkiye bir hukuk devleti ise idarenin her türlü eylem ve işleminin yargı denetimine tabi olması kaçınılmazdır.

Yeter ki yargı katları bu yetkilerini anayasada belirtilmiş sınırlara uygun olarak kullansınlar.

 

***

 

Yargı, görevi gereği nesneldir. Bir suçluyu mahkûm ederek cezaevine gönderirken "Bu kişinin bakmakla sorumlu olduğu ailesi ne yapar?" diye düşünmez. Çünkü uyguladığı yasalarda bu durumu dikkate almasını gerektiren bir kural yoktur.

Aynı nesnellik siyasal partiler için de geçerlidir. Çünkü ne anayasada ne de Siyasi Partiler Yasası'nda belirli bir oy oranının üstündeki partileri korumayı amaçlayan bir kural vardır.

Hukuk devletinde, anayasanın siyasi partileri denetlemekle görevlendirdiği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na hakaret etme özgürlüğü de olamaz.

 

***

Özeleştiri yoksunluğu da demokrasimizin önemli eksikliklerinden bir başkasıdır.

Gelin hep birlikte politikacı, bakan ve neyzen özelliklerini de belirterek Turan Güneş' i anımsayalım.

 

Seçim kampanyası sırasında gittiği bir kahvede kendisine ikram edilen kahvenin konulduğu fincanın kulpunun kırık olduğunu görünce, kahveciye şöyle dediği anlatılır: " Sen bu fincanı Cumhuriyet Halk Partisi merkezine yolla. Orada fincana mutlaka bir kulp takarlar."

Sözlük, " kulp takmak " deyiminin karşılığı olarak " bir şeyi, bir kimseyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak " açıklamasını yapıyor.

Ama ardından da şu bölüm geliyor: " Kulpunu bulmak: Yapılacak uygunsuz bir iş için yasallığı tartışılabilecek bir çözüm yolu bulmak ."

Acaba Güneş yaşıyor olsaydı, günümüzü eleştirmek için adres değiştirip " AKP'ye gönder " der miydi?

 

***

 

Küreselleşme yandaşları ve ulusallaşma karşıtları, özelleştirme uygulamasını göklere çıkarırken yönetimi, demokrasi adına cemaatlerle birlikte ceberut devlete dönüştürme çabalarına niye ses çıkarmıyorlar dersiniz?

Yönetim gücünün üstünlüğünü, hukukun üstünlüğüne tercih etmenin tutarlı bir nedeni olması gerekmez mi?

 

***

 

Bir soru daha.

Hukukun üstünlüğü ilkesi geçerli olsa, iktidar yargının görevi olan " çeteleri çökertme " konusunda yetki kullanabilir, asıl görevi olan " hortumları kesme " sözünden cayabilir mi?

 

Cumhuriyet Gazetesi - 12.04.2008