Propaganda kampanyalarının tozu dumanı kalkınca
çıplak gerçek ortaya çıktı. Demek ki, demokratikleşme çabaları altına gizlenen,
sapına kadar ayrılıkçı bir siyasal hareketmiş.
Bunu bilen biliyordu.
O hareketin planlayıcıları ve uygulayıcıları da
biliyordu.
Bilmeyenler, başta eli kalem tutan safsalaklar
olmak üzere, Güneydoğu'daki sorunun gerçekten bir insan hakları sorunu olduğuna
inananlardı.
Tarih nedir, bilmiyorlardı. Strateji nedir,
bilmiyorlardı. Hesap-kitap nedir, bilmiyorlardı. Sanıyorlardı ki, anadilde
yayın, anadilde eğitim vesaire gerçekleşince, her şey güllük gülistanlık
olacak, terör bitecek, ortada sorun morun kalmayacak. Yıllarca bu inançla
kalemler motor gibi çalıştı. Yazılar yazıları, açıkoturumlar açıkoturumları
izledi. Kimileri elbette, bütün bunların ayrılıkçılık yolundaki kilometre
taşları olduğunun farkındaydı ama, çoğunluk hâlâ bindiği dalı kesmeye devam
ediyordu.
Öyle bir an geldi ki, acınması gereken safsalaklık,
tehlikeli bir propaganda aletine dönüştü.
'İntifada' girişimleri oldu, Türkiye
suçlandı.
Silahlı saldırılar oldu, Türkiye suçlandı.
Terörle mücadele edildi, Türkiye suçlandı.
Haritalar dağıtıldı, Türkiye suçlandı.
Teröristlere yardım ve yataklık eden, para ve silah
sağlayan yerli ve yabancı odaklar birer birer ortaya çıkarıldı, yine Türkiye
suçlandı.
Ve iş geldi, ''Kerkük'e karşı yapılacak bir
hareketi Diyarbakır'a yapılmış sayarız'' meydan okumasına kadar dayandı.
Bazılarının, bu olayı da, insan hakları şablonuna uyduracak yetenekte
olduklarına kuşku yok.
Aslında, belki böyle bir kılıf uydurmalarına da
gerek yok. Çünkü amaçlarına ulaştılar. Hareketin birinci aşamasını başarıyla
geçtiler. İkinci aşama için, başka kartlar, başka şablonlar gerekli. Birinci
aşamadan geriye dönüş nasıl olsa, olanaksız.
Açıyorsunuz bir gazeteyi, 'Mersin'e dikkat' diye
manşet atmış. Nedenmiş? Güneydoğu'dan çok göç alan bu kentte 'milliyetçi'
oluşumlar tehlike yaratıyormuş. 'Milliyetçi oluşum' diye gösterilen
örnek de, şu deli saçması silahlı, yeminli tören hikâyesi..
Şimdi, o gazeteye o manşeti atan arkadaşlar, o
deli saçması olayın milliyetçilik olmadığını bilmiyorlar mı? Çok iyi
biliyorlar. Ama 'milliyet' çilik değil, 'adliye' lik ya da 'tımarhane'
lik bir olayı 'milliyetçi tehlike' diye sunmakta nedense sakınca
görmüyorlar. Tıpkı Hrant Dink 'i öldüren çocuğun kişiliğinde bütün 'ulusalcı'
lara katil damgası vurulması gibi...
Bu yaklaşımla, daha büyük tehlikelere yeşil ışık
yaktıklarını görmüyorlar mı? Yoksa bunu bilinçli mi yapıyorlar? Halkı birbirine
düşürmenin kime ne yararı var, kendilerine sormuyorlar mı?
Sanırım bu arkadaşlar, ya sayı saymasını bilmiyorlar ya da milliyetçi dalga görmemişler.