26/06/2006
KÜRESELLEŞME VE GERÇEKLER
Mahmut YILBAŞ
Küreselleşme anlayışı ile güçlü
devletler, "ulusları bireyselleştirmek"
istiyor.
Bu güçler, karşılarında toplumlar görmek istemiyor.
Toplumsal bilinç yerine "bireysel bilinç"i koymağa
çalışıyor.
Nasıl olsa para onlarda, teknoloji
onlarda, onlar dünyanın hakimi...
Karşılarındaki en büyük engel,
toplumsal kimlikler, ulusal kimlikler.
Kendilerini süper güç olarak
görenler parayla, teknolojiyle ve dev firmalarıyla ulusları etnik, dinsel ve
kültürel parçalara ayırmak için akla gelmedik işler yapmaktalar.
Toplum istenmiyor, halk
istenmiyor, hele ulus hiç istenmiyor.
Çünkü küresel sömürüye, küresel
kültür yozlaşmasına karşı koyabilecek tek güç ulusal güçlerdir.
Çünkü toplumlar kendi kültürel
kimlikleriyle yabancı kültürlere karşı koyabilirler.
Daha
şimdiden bu uygulamalar; sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlar yaratmaya
başladılar.
Yeni Dünya Düzeni, vahşi
kapitalizmi pompalamak için sınıf mücadelesi döneminin geride kaldığını iddia
ederek "topluluk ruhu, onurlu yaşam
ve adil toplum" gibi kavramlara karşı çıkıyor.
Öyle
bir küreselleşme anlayışı ki; serbest pazar ekonomistleri, neredeyse "sendikalar da özelleşsin"
diyecekler. Bunu söyleyemiyorlar, ancak, sosyal güvenlik sistemini
özelleştirmekten geri durmuyorlar.
Ancak,
bu küreselleşme anlayışı sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, gelişmiş ülkelerde
de kaos yaratmaktadır.
Bu
ülkelerde dahi insanlar "işsizlik ve
yoksullaşma korkusu, gelecek korkusu, kimliğini kaybetme korkusu, yalnızlık ve iktidarsızlık
korkusu" yaşamaktalar.
İnsanlar
küreselleşmenin tehditleri altında "elinde
olanı, geleceğini ve kültürünü" koruma çabasına girdiler.
Her
ülke siyasi partilerinden, hükümetlerinden ve tabii ki en başta devletlerinden
kendilerini korumalarını bekliyor ve istiyor.
Küreselleşme,
uygulanan modeliyle, "toplumsal
sorunların" ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Özelleşme
etkisiyle işsizlik artarken, toplumsal yardımların yavaş yavaş uygulamadan
kaldırılması her ülkede, toplumları, ümitsizlik ve yoksulluğa itmektedir.
Ekonomik
gücü elinde bulunduranların emrine giren teknoloji; üretim alanlarını altüst
ediyor, sanayi ve tarımda geniş işsizler ordusu yaratıyor, esnaf ve
sanatkarlar gittikçe yoksullaşarak yok olmaya mahkum oluyor, aile yapısı
dağılıyor, yaşam şartları dayanılmaz boyutlara ulaşıyor.
Bu
sorunlarla mücadele etmesi gerekli olan devlet ise, ekonomik gücü elinde
bulunduranlar tarafından her gün bu görevinden uzaklaştırılıyor.
Özetle;
çoğunluk yoksullaşırken, bir azınlık ise giderek semirmekte, yani
zenginleşmektedir.
Küresel
politikalar sonucu gelir dağılımı çalışanların aleyhine bozulmuş, üst gelir
gruplarının ulusal gelirden aldıkları pay görülmemiş boyutlara çıkmış
bulunmaktadır.
Küreselleşme, sermayeyi gerçek ekonomiden tamamen
bağımsız hale getirerek ülkelerin ekonomik dengesini ve sosyal yapılarını alt
üst etmeye, uyarılara aldırmadan, devam etmektedir.
Parçalanmak istenen, yok edilmek istenen,
toplumlar, yani uluslar, tıpkı Türkiye gibi....
Peki, küreselleşmenin bu acımasız dayatmasına karşı
ne yapabilirler:
1- Her şeyden önce toplum “Ulusal Bilinci” diri ve canlı tutmalıdır.
2. Küreselleşmenin, vahşi kapitalizmin bir
aldatmacası olduğuna inançlarından hiçbir şekilde tereddüde düşmemelidir.
3.Ulusal
Cephe kendi aralarındaki teorik tartışmalara son verip güç birliğine gitmelidir.
4. Artık sap ve saman
tartışmalarının bir tarafa bırakılıp eylem birliğine gidilme zamanı çoktan
gelmiş bulunmaktadır; Hatta geç bile kalınmıştır.
Çünkü, "Küreselleşme" olgusu “Ulus
Devlet” anlayışı etrafında toplanmaya, safları sıkıştırmaya ve güçlendirmeye
gerek olduğunu, bir kez daha göstermiştir.
Eğer, zengin toplumların daha
zengin ve yoksulların daha yoksul olması istenmiyorsa; insanın ikinci plana
atılmasına, insanlık değerlerinin yozlaşmasına dur denilmek , gelir dağılımındaki
uçurumun önüne geçilmek isteniyorsa, "Ulus”
anlayışına, devletin sahiplenmesi yolunun tekrar açılması gerekmektedir.
Küreselleşme sürecine ancak "Ulusal" anlayışla karşı
konulabileceğinden toplum önüne "yeni
bir proje" ile çıkılmalıdır.
Bu proje, küreselleşme ve
yeni-liberalizm konusunda net ve açık olmalıdır. Yani, sosyal hedefleri ve
değişimi halk yararı için amaçlamalıdır. Yeni-liberalizm anlayışının hakim
olduğu bir düzende, bu daha insancıl bir kapitalizm olsa dahi, çalışanların
geleceğinin olmayacağı, yoksulluktan kurtulunamayacağı gerçeğine inancı
taşımalıdır.
Bu proje küreselleşmenin, kimsenin
kontrol edemeyeceği kaçan bir tren olmadığı düşüncesine sahip çıkmalıdır.
Açıkça
görülüyor ki, küreselleşmenin yoksullaştırdığı toplumların geleceklerine sahip
çıkabilmeleri için sosyal Kemalist politikalardan başka şansları
bulunmamaktadır.
“Kemalist İlkelere” sahip çıkma, etrafında toplanma
ve iktidar olma zamanı gelmiştir.
Konjonktür,
hiçbir zaman bu kadar uygun olmamıştı, yeter ki, birbirine güvenilsin.