Prof.
Dr. MUZAFFER ERYILMAZ*
Türkiye, özel ve ağır bir gündemi yüklenmiş halde, kendi tarihine seslenmeden, akıntıya karşı kürek dahi çekmeden, çekemeden mecalsiz, öz kimliğinden yoksun bir biçimde sürüklenip duruyor... Büyük bir tarihi mirasın, sayısız savaşların acılarını, işgallerin sızısını yüreğinin tam orta yerinde duymuş bu topraklar ve bu topraklarda yaşayan bizler dün neydik, bugün nereye gidiyoruz?
Artık bu soruları sormanın, kendimize gelmenin, kendimize çekidüzen vermenin zamanı gelmiş ve geçmiş bulunuyor... Bunun için Lozan'ın 83. yılı çerçevesinde, bu tarihsellikle günümüz arasında doğru ve verimli bir bağ kurma gereksinimi duyuyoruz, duymalıyız... Bunu bu ülkenin geleceği, çocuklarımızın geleceği için yapmalıyız...
Birinci Büyük Savaş'ta yenilmediği halde, kader arkadaşlığı yaptığı devletlerin yenilgisiyle yenilenlerin safına yerleştirilen Osmanlı'nın dirençsiz, ufuksuz ve 'yenenleri kızdırmayalım' adı altında girdikleri büyük aymazlığın beraberinde getirdiği Mondros Ateşkes Antlaşması ile Sevr Antlaşması'nın fiiliyatta bu toprakları tümüyle işgal kuvvetlerine peşkeş çektiği bilinen bir realitedir... Tam teslimiyet şartları ortada dururken buna sessiz kalınması düşünülemezdi... Şair Cahit Irgat 'ın dizeleriyle söyleneni yapmaya koyuldular: Çok yakında bir gün/Çok yakında bir gün/Ağır uykulardan uyanacaklar/Zor kapıları açacaklar/Yere sağlam basacaklar.
Evet, koca bir toplum sert ve vahim koşulların yarattığı ağır uykudan uyandı, zor kapıları açtı ve yere kurtuluş için sağlam, çok sağlam bastı... Mondros'un orduyu dağıtan yönleriyle, Sevr'in Anadolu'da yeni iki devlet kurulmasını öneren ve aslında emperyalist kuvvetlerin niyetlerinin birbiriyle uyumunu ortaya koyan acınası ve zalimlik kokan planlarına 'dur' denilmesi gerekiyordu. Nitekim Kurtuluş Savaşı ve öncesindeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri tam da bunun göstergesi olarak halkın kalbinden geçenleri mücadele sahasına yansıttılar... Yurdu her taraftan saldırıya, işgallere uğramış bir toplum Mustafa Kemal 'in uzak görüşlü, stratejik dehasının işin içinde olduğu uzun ve sancılı bir tarihsel dilimde, Kurtuluş Savaşı'nı yurttaki tüm zorba kuvvetleri bu ülkeden gözyaşlarını içlerinde saklayan bir azmin sonucunda, uzaklaştırarak tamamladı... Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla tamamlanmış olması, zaferin elde edilmesi anlamına gelmiyordu...
Cephede tasını tarağını toplayanlar, soluğu masa başında alacaklarını biliyorlardı ve o masa başında, sinsi planlarının, tehditlerinin, hilelerinin bir işe yarayacağını varsayıyorlardı... Osmanlı'nın son iki yüzyıllık tarih diliminde içine girdiği 'açık pazar' olma haliyle dışa bağımlılık serüveninin tekerrür edeceğini ve ekonomik şantajlarla, ''Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan'' bu ülkeye istediklerini hâlâ yaptırabileceklerini umuyorlardı... Sömürgeci güç olmanın ve onun doğasında bulunan, sömürebileceği alanlar bulma, koruma ve genişletme isteğiyle yanıp tutuşuyorlardı. Onlar siyasi bağımsızlığın sonuçta, ekonomik bağımlılıkla işlevsiz hale getirileceğini hesaplıyorlardı. Evdeki hesapları çarşıya uymadı. Çünkü, Osmanlı'nın gerileme ve çöküş devrini iyi etüt etmiş, dersine iyi çalışmış yeni bir önderlik Ankara'da, Anadolu'da işbaşındaydı...
İsmet Paşa başkanlığındaki heyet, Lozan'a ''tam bağımsızlık, her şart altında ve her alanda tam bağımsızlık'' şiarı ile gitmişti... Aylar süren müzakerelerin, masa başı tehdit ve senaryoların gölgesinde, İsmet Paşa ve beraberindekiler beklentilerin asla karşılanmayacağına dair sayısız varsayımın tam ortasında, ümidini Kurtuluş Savaşı ile yeniden yeşerten bir toplumun beklentilerine layık olmak istiyorlardı... Nitekim, Lozan'da karşılıklı 'olmaz' ların, görüşmelerin yarıda kesilmesinin, bir tür taktik düellonun sonucunda, Cumhuriyete uzanan yol ardına kadar açılmış, özellikle ekonomik boyunduruk içeren her türden öneri, 'yeni kapitülasyonlar' kesin ve kati bir biçimde reddedilmiş, tam bağımsızlık, dünya devletleri ile hür ve eşit bir biçimde aynı masada oturma başarısı elde edilmiştir...
Batı Trakya da, azınlıklar sorunu da, Boğazlar da, 12 Adalar da, Musul da, savaş tazminatları meselesi de o günün koşulları altında ince, uzun, kırılgan ve zorlu pazarlıkların sonucunda, savaştan yeni çıkmış bir topluma nefes aldırma adına 'tam bir başarı' ile nihayetlendirilmişti... Onun için kim ne derse desin, Lozan o koşullarda mümkün olanın en iyisiydi, onun için Türkiye'nin bağımsızlığının altın madalyasıdır... Lozan'ın aylar süren çetin müzakerelerinde bu toprakları bizlere armağan bırakanların yaptıklarını bugün serinkanlılık ve ciddiyetle değerlendirebiliyor muyuz?
Bu soruya gönül rahatlığıyla 'evet' diyemiyoruz... Ülkemiz bugün, ve ne yazık ki yine yabancı güçlerin ciddi hamleleriyle dışa bağımlı bir hale getirilmek ve böylelikle ülkemizin siyasi bağımsızlığı, sözde bir bağımsızlık haline dönüştürülmek istenmektedir... Bunu bu ülke, bu Cumhuriyet ve bu ulus kabul etmeyecektir. Türkiye'yi dıştan yönetmeyi alışkanlık haline getirenlerin cüretkâr talepleri her geçen gün artmaktadır... Türkiye'nin içişlerine her türden siyasi, hukuki ve ekonomik müdahaleyi kendilerinde 'hak' görenlerin bu tavırlarına karşı ortak bir tavır sergilemeliyiz... Çünkü, bizden istenen şeylerin uzun bir plan dahilinde ülkemizin ulusal birliğini, laik mekanizmasını, Cumhuriyetçi şemsiyesini delmeyi amaçladığı, 'böl ve yönet' ten başka bir sahile bizi terk etmekten başka sonuç üretmeyeceği herkesin malumudur...
Kurtuluş Savaşı, Lozan, Cumhuriyetin kuruluşu ve ardına toplumu yenileştirici hamlelerin, devrimlerin birbirini tam bağımsızlığın verdiği güvenle süslediği bir döneme, tarihimizin yakın dönemine tekrar tekrar bakarak hareket etmeliyiz. Çünkü gerçek bağımsızlıkçı düşünce ve davranış biçiminin kodları orada, o zeminde saklıdır... Eğer, ülkemizi özgür ve bağımsız görmek istiyorsak, her alanda bağımsız kalmaya ve bağımsızlığımızı hangi kılıf altına saklanırsa saklansın delmeye ve akıllarınca ''bize yol göstermeye'' çalışanlara, ''akıllarını kendilerine saklamalarını'' biz öğütlemeliyiz... Ama bunu öğütlemeden önce, kendi özgücümüzü öyle dışa vurmalıyız ki, bize kendi gündemlerini dayatma hafifliğine girişenler, altına girdikleri kayayı kaldıramayacaklarını, dahası yerinden oynatamayacaklarını görsünler, bilsinler, anlasınlar, iyice anlasınlar...
Şunu çok iyi biliyoruz ki Lozan sadece dün değildir... Tarihsel bir dekor, tarihsel bir anı hiç değildir... Bize bizim bugünkü sorunlarımızdan çıkış yollarımızı gösteren bir yol haritası, güçlüklerle baş etme, dahası onlar karşısında pes etmemeyi bize fısıldayan bir çıkış yoludur... Bu çıkış yoluna yöneldikçe, ülkemizin siyasal ve her türden bağımsızlığını elde eder, kendimizi, bu ülkenin insanlarının refahına, özgürlüğüne, dayanışmacı bir idealle kendi ayakları üzerinde durmasının mihmandarı ve mimarları oluruz... Bunu yapacak maya bu topraklarda var, çünkü bize, acıların yarattığı sarsıntının ötesinde, ülkedeki barışı, dünyadaki barışla bir arada koruma, bu uğurda mücadele etmeyi bir büyük ideal olarak öneren, çağlar boyu da bu toprakları önerdikleriyle sağlam bir rotada tutmaya yönlendiren bir tarihsel önderimiz, Mustafa Kemalimiz var... Bizler milyonlar olarak bağımsızlığımızın elden yitmesi tehlikesine karşı, bu ülkenin ulusal birliğinin zedelenmemesi adına Attilâ İlhan 'ın mısralarına yaslanmış bir halde varlığımızı siper edecek biçimde söz vermeliyiz: o sözler ki/ imgelem sonsuzluğunun/ateşten gülüdürler/kelebek çarpıntılarıyla doğarlar ölürler/o sözler ki kalbimizin üstünde/dolu bir tabanca gibi/ölüp ölesiye taşırız/o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan/uğrunda asılırız... Ulusalcı güçlerin, kendi güçlerinin farkına vararak, kendisini oyuna getirmek isteyenlere karşı dik bir duruş sergilemesi ve bağımsızlık için verecekleri büyük sözün bayraktarlığına soyunması gerekmektedir... Biz kendi gücümüzü bilirsek, karşımızdakilerin gücünü bilirsek, her muharebeden, her zorluktan alnımızın akıyla çıkarız... Bugün de bize boyunduruk takmak isteyenlere gerekli yanıtı birlikte verebiliriz...
Yokluktan, çaresizlikten, ümitsizlikten mazlum milletlerin ilk bağımsızlık savaşını çıkaran, Lozan destanını ve Cumhuriyeti çıkaran bu ulus, onurlu geçmişini onurlu bir gelecekle bütünlemek için şimdi, hemen şimdi, vakit yitirmeden, kendisine inanarak, her alanda tam bağımsızlık demeye ve buna uygun davranmaya daha da gür bir sesle girişmelidir... Bize bu türküyü ısrarla ve büyük bir iyimserlikle söyleten ve söyletecek olan Lozan'dır... Lozan'ın kararlılık ve büyük bir yurtseverlik kokan varlığıdır...
Lozan bugün Türkiye'nin tapu senedidir... Bu tapunun üzerinde irili ufaklı başka hisse sahiplerinin varlığının tapu senedini işlevsiz, kötürüm, hiçbir işe yaramaz hale sokacağı, sokabileceği herkesin malumudur... Onun için, bu ülke için tek bir tapu senedimiz vardır, onun tek sahibi de Cumhuriyeti ve laikliği sahiplenen Türk Ulusudur... Kalbimiz eskimedikçe, ideallerimiz eskimedikçe, Lozan eskimeyecek ve bu ülkenin varoluşunun şahikalarından biri olmaya devam edecektir!..
* Çankaya Belediye Başkanı, İç Anadolu Belediyeler Birliği Başkanı