Seçimler Üzerine

 

Talat Saral

 

Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan krizin de etkisiyle, siyasi sürecin adeta tıkanma noktasına gelmesi ve ortamın aşırı gerginleşmesi sonucunda öne alınan genel seçimlerin 22 Temmuz 2007’de yapılması kesinlik kazandı. Esasen iş dünyasının isteği de bu doğrultudaydı. Hatta, bazı resmi beyanlar da (örneğin Sn. Babacan’ın bir açıklaması), AB sürecini ve 2008 bütçesini dikkate alarak seçimlerin yaz aylarında yapılmasının doru olacağı yönünde idi.

Çok önemli olayların yaşandığı coğrafyamızda, bizi yakından ilgilendiren büyük tehdit ve riskler de dikkate alındığında, bu seçimlerin Türk siyasetini ve geleceğimizi derinden etkileyeceği söylenebilir. Seçime gidiş nedenlerinin ilk kez çok farklı oluşu, ABD ile AB’nin iyice açığa çıkan Türkiye üzerindeki sinsi hesapları ile, 4,5 yıl süren tek parti iktidarının başardıkları/ başaramadıkları, ekonominin genel seyri ve uzun bir dönemden sonra sağ ve sol muhalefette gözlenen birleşme ve  ittifak eğilimleri, bu yargıya varmamızı sağlıyor. 

Yeni seçimleri ele almadan önce, bu konuda hafızaları tazeleme bakımından 2002 seçimlerini kısaca hatırlamak yararlı olacaktır. 

 

2002 Seçimlerine Toplu Bakış:

2002 yazındaki genel eğilim, kapıdaki Irak Savaşı nedeniyle erken seçimin bu yılda olmayacağı yönünde idi. Ancak, bir yandan Saddam’ın son andaki manevrası (silah denetçilerini koşulsuz davet etmesi), bir yandan da Fransa ile Rusya’nın Irak’a müdahale için Güvenlik Konseyi kararında ısrarcı olmaları ve ABD karar taslağını kabul etmemeleri, savaşın erken başlamasını ve bu nedenle seçimlerin 2003’e sarkmasını önlemişti.

Öte yandan, 2002’nin ilk yarısında ortaya çıkan Genç Parti gerçeği, barajı aşabilecek partileri (özellikle DYP ve MHP) çelmelemiş, ayrıca AKP’ye ve liderine yönelik kampanyalar, “mazlumları oynamayı” yeğleyen bu partinin ekmeğine yağ sürmüştü. Ama 2002’de erken seçimi esas tetikleyen, o dönemin güçlü adamı Sn. Kemal Derviş’in bu yöndeki beklenmedik manevrası ile, MHP’siz bir hükümet arayışları/söylentileri üzerine, bu partinin de son anda erken seçim isteği ile ortaya çıkması idi. 

Sonuçta, 2002 yazında içerde ve dışarda olanların eğrisi doğrusuna denk gelmiş ve yapılan seçimlerden, çok parçalı bir meclis yerine, çok güçlü bir iktidar ile güçlü bir muhalefet ikilisi TBMM’yi oluşturmuştu. Bu erken seçimlerde ortaya çıkan sonuçların  bize göre çok özet yorumu şöyledir:

1.           Seçime katılım 1983’ten bu yana en düşük seviyede (%79) kalmış, ayrıca rekor düzeydeki bir oy oranı (%45) meclise yansımamıştı.

2.           Seçmen, özellikle 2001’de yaşadığımız büyük krizler yüzünden üç iktidar partisini (DSP, MHP ve ANAP), işler yeni ekonomik programla biraz olsun düzelme yoluna girmiş olmasına rağmen (ki AKP iktidarı bu programı aynen uygulamayı sürdürmüştür), meclis dışına itmişti. Bu bir ilkti.

3.           Zamanın iktidar partileri yanında, muhalefetteki SP/FP ve DYP’nin de baraj altında kalması çok ilginç olmuştu: SP/FP’nin durumu, bu partinin bölünmesi ve AKP’yi doğurmasıyla izah edilebilirdi. Ancak, o dönemin ana muhalefet partisi olarak DYP’nin de (aldığı son takviyelere rağmen), başarısız iktidar karşısında baraj altında kalmasında, liderden doğan yönetim ve güven sorunu ile, kanayan yara Gümrük Birliği’nin etkisi kanımızca büyük olmuştu.

4.           Türk seçmeninin 3 Kasım 2003 seçimlerinde sandıktaki tavrı AB’ye de açık bir ihtar idi. Şöyle ki:

·             Tüm çabalara rağmen AB’nin görüşme masasına yanaşmaması ve bunun için         (seçmen iradesine ipotek koymaya kalkarak), seçim sonucunu beklemesi ters tepmişti.

·             İktidar partileri yanında, AB’nin açıkça desteklediği partiler de (ANAP ve YTP) bu seçimde ağır yenilgiye uğramıştı. Bunların uyum yasaları bağlamında AB’ye verdiği tavizleri seçmen kabul etmemişti.

·             AB’nin Türk toplumuna enjekte etmeye çalıştığı mikro milliyetçilik virüsü (etnik bazlı siyaset) reddedilmişti. Tüm AB “özel” desteklerine rağmen DEHAP’ın %6’larda kalması) bunun çok açık bir kanıtıdır.

 

5.           Bir önceki seçimlerde baraja takılan CHP, geliştirdiği yeni söylemlerle ve güçlü bir kadroyla tekrar meclise girmişti. Ancak, bu seçimde toplam sol oylar yaklaşık %10 azalmıştı.

6.            Bu seçimlerde barajı aşamayan MHP liderinin istifa tavrı, Türk siyasetinde özlenen bir örnek olmuştu.

 

Seçimler Nelerden Etkilenebilir? Yukarıda yaptığımız 2002 seçimlerinin kısa analizi ışığında, geçen 4,5 yıllık süre içindeki iç-dış gelişmelerin ve bazı gerçeklerin önümüzdeki seçimleri etkileyeceği kuşkusuzdur. Bunların neler olduğunu, yine hafızaları tazeleme bakımından kısaca hatırlamak yararlı olacaktır.

1.           Geçen seçimde yurt içinde yaklaşık 9 milyon seçmen sandığa gitmemişti. Bu seçimlerde bunun en az yarısının oy kullanacağı, ancak yeni küskünlerin de olacağı tahmin edilebilir.

2.           Geçen seçimle bu seçim arasında ülkemiz nüfusunda 4 milyonu aşkın artış olmuştur. Bunun da seçmen sayısına yaklaşık 2,5 milyon bir ilave getireceği tahmin edilebilir. (Önceki seçimde yüksek oranda mükerrer oy kullanıldığı iddialarını hesap dışı tutuyoruz.)

3.           Halen yurt dışında yaşayan 5 milyonu aşkın insanımız bulunmaktadır. En az yüzde 70’i Avrupa’da yaşayan bu vatandaşlarımız yaklaşık 2 milyon yeni seçmen demektir. Önceki seçimlerde bu insanlarımızın (maalesef) Türkiye’ye gelerek oy kullanma mecburiyeti, seçimlerin sonbahar sonları ve kışa denk gelmesi nedeniyle çok sınırlı kalmaktaydı.

 

Bu defa seçimlerin tam da yaz ortasına denk gelmesi, ayrıca bu vatandaşlarımız arasında emekliliğin ve işsizliğin artıyor olması, seçime yurt dışından katılımı önemli ölçüde artıracaktır. Bunun dışında ABD/AB dayatmalarının, özellikle Avrupa’daki yabancı/Türk düşmanlığının artmış olması, Türk vatandaşlığı ve ülkeye bağlılık bilincini daha da güçlendirdiğinden, yurt dışından katılım bunlardan da olumlu etkilenecektir. Tabii, partilerin şimdiye kadar çok ihmal ettikleri yurt dışındaki Türklere bakışı ve onlardan gösterecekleri adaylar da bu konuda çok önemli olacaktır.

4.           Önümüzdeki seçimlerde, çok önemli bir değişim olarak iletişim teknolojisinin kamuoyu oluşturmadaki etkisini, belki de bir ilk olarak Türkiye’de yoğun şekilde yaşayacağız. Özellikle genç kuşaklar arasında internet kullanımının çok hızlı bir şekilde yaygınlaşması, ayrıca cep telefonu kullanımında/ yenilenmesinde rekor düzeylerde artış olması; bu yollarla haberleşmenin ve bilgi paylaşımının çok güçlü bir şekilde yaygınlık ve yoğunluk kazanması sonucunu doğurmaktadır. Dolayısiyle, bu kanalları daha iyi kullanan partilerin ve yandaşlarının bu işten daha kazançlı çıkacağı düşünülebilir.

5.           Tarihimizde gururla yaşadığımız “bir ilk” olan, dünyaya örnek muhteşem Cumhuriyet mitingleriyle, milletimizin “yeni orta sınıf’ını oluşturan çok büyük ve duyarlı kesimlerinin meydanlarda gösterdiği demokratik tepkiler, yalnızca hükümet edenlere karşı bir tavır olarak algılanmamalıdır.

Bu tepkiler aynı zamanda ABD/AB dayatmalarının ve bu dayatmaların içerde ve coğrafyamızda kuklaları ve tetikçileri olanların bardağı taşıran ağır tahriklerinin de sonucudur. Bu büyük haykırışın önemli ölçüde sandığa da yansıyacağı görüşündeyiz.

6.           Bu mitinglerde ısrarla dile getirilen “birleşiniz” çağrısının sağda ve solda yankı bulması ve önce CHP ile DSP arasında, sonra da (birleşememe üzerine) DP/DYP ile ANAP arasında seçim ittifaklarına gidilmesi, siyasetin bu kanatlarındaki oy paylaşımında dağınıklığı önemli ölçüde azaltacaktır.

7.           Bu seçimlerde siyasi partilerin adeta basınımızdaki fikri çok renkliliği kopya ederek, çeşitli siyasi görüşteki “ünlü” isimleri listelerine alma yarışı da seçmeni olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilecek faktörlerden biridir.

8.           Listelere giremeyen veya seçilebilecek sıralarda yer alamayan aday adaylarının, özellikle bunlardan halen milletvekili olanların, listelerin kesinleşmesi  sonrasında kopardıkları gürültülerin de parti oylarını etkileyeceği unutulmamalıdır.

9.           Bu seçimlerde tek başına girmeyi göze alamayan etnik milliyetçilik saplantısındaki malum partinin, adaylarını bağımsız olarak seçime sokması da belli yörelerde seçim sonuçlarını önemli ölçüde etkileyebilecektir.

10.       Nihayet, 2002 seçimlerinde beklenmedik büyük bir  başarıyla iktidar olan AKP’nin geçen 4,5 yıl içinde yapabildikleri ve yapamadıkları, buna karşılık muhalefet partilerinin performansı ve her iki tarafın seçim beyannameleri de seçmenin kararını geniş ölçüde etkileyecektir.

 

Demokrasimizin Eksikleri:

Türkiye 22 Temmuz seçimlerine de aksak demokrasisinin temel göstergeleri olan siyasi partiler ve seçim kanunlarındaki yanlışları/eksikleri gidermeden giriyor. Dolayısıyla, ülkesinin gerçek bir demokrasi içinde gelişmesini ve güçlenmesini isteyen Türk seçmeni bu defa da oyunu verirken, demokrasi adına yine bir iç burukluğu yaşayacaktır. Peki nedir bu eksiklerimiz? Önce bunların başlıcaları üzerinde duralım:

1.           Siyasi partiler yasamızdaki en önemli eksikliğimiz, bu yasamızın partilere demokrasiyi yerleştirememesi ve yaşatamamış olmasıdır. Başka bir ifadeyle, siyasi partilerimizin tamamına yakını, kendi içinde yaşatamadıkları veya yer vermek istemedikleri demokrasiyi millete yaşatma çelişkisiyle yola çıkmaktadırlar.

2.           İkinci temel sorun ise, ilk sorunun doğal sonucu olan aday belirleme konusuyla ilgilidir. Ne yazık ki bu seçimlerde de millet kendi istediği ve güvendiği adaylara değil, adeta tek seçici durumundaki parti liderlerinin “merkez yoklaması (?)” ile belirlemiş olduğu kimselere oy verecek, daha doğrusu liderin seçtiklerini usulen onaylamak durumunda kalacak ve bunun adı da “demokratik seçim ve dolayısıyla “milli irade olacaktır. Bu sakat yapı daha ne kadar böyle devam edebilir?.. (Bu sorunu kısmen olsun giderebilecek tercihli oy sistemi de nedense tek seçicilerce pek beğenilmedi ve yalnızca bir kez -1991 seçimleri- kullanıldıktan sonra rafa kaldırıldı. Aynı şekilde, prensip olarak baraj öngörmeyen Türkiye milletvekilliği formülü de bir türlü hayata geçirilemedi.)

3.           Diğer önemli bir konu, mevcut seçim sisteminin  birinci olan partiyi anormal ölçüde ödüllendiriyor olmasıdır. Bunun en tipik örneği 2002 seçimlerinde yaşandı: Seçmenin yalnızca %34’ünün (toplam seçmen sayısına göre %25’inin) oyunu alan AKP, TBMM’de toplam koltuk sayısının %66’sını kazanmıştı. Bu durum, milli iradenin seçim sistemi tarafından çok adaletsiz bir şekilde çarpıtılarak Meclise yansıtılması olayından başka birşey değildir.

Anayasamızın bu konuda öngördüğü “yönetimde istikrar hedefi çok önemlidir. Ancak bunun, yine Anayasamızın hedeflediği “temsilde adaleti büsbütün gözardı etmemesi, birinci partiye primin %100 yerine, çok daha aşağılara çekilmesi gerekir.

4.           Aynı yaklaşımla, %10’luk seçim barajının da yüksek olduğunu ve bunun yönetimde istikrarı fazla etkilemeyecek oranda (örneğin 1-2 puan) düşürülmesi gerektiğini düşünme zamanı çoktan gelmiştir.

5.           Bunların yanında; milletvekilliğinin, tüm suçları kapsayan dokunulmazlık zırhına bürünme anlamına da gelmesi ve dokunulmazlığın, çağdaş demokrasilerde olduğu gibi, “kürsü dokunulmazlığına bir türlü indirgenememesi, demokrasimizin artık kronikleşmiş ayrı bir hastalığıdır.

6.           Nihayet, yurt dışında yaşayan 5 milyonu aşkın vatandaşımıza (Anayasanın 65. maddesinde bu amaçla 1995 yılında yapılan düzenlemeye rağmen), bulundukları ülkelerde (örneğin dış temsilciliklerimizde vb.) oy kullanma  imkanının 12 yıldan beri hala sağlanamamış olması, sistemimizin çok büyük eksiklerinden biridir.

Burada dikkati çeken bir husus da şudur: Hemen her konuda bize dayatmalarda bulunmaya ve talimat vermeye yeltenen AB’nin seçilmiş ve özellikle atanmışları, gerçek demokrasiye ulaşabilmedeki bu sorunlarımızı aşma konusuna hiç değinme gereği duymuyorlar. İstedikleri tek şey, seçim barajının kaldırılması veya en çok %5 olması. Bunun da amacı belli...

Partilerin Seçim Bildirgeleri: Partilerin iktidar olmaları halinde uygulayacakları politikalar esas itibariyle parti programlarında yer alır. Ancak,  yaygın bir uygulama olarak partiler seçimler öncesinde de bildirgeler/beyannameler yayınlarlar.  Bunlarda partiler daha çok proğramdan seçilen çarpıcı politikalarla, güncel sorunlara getirilecek çözümlere bol vaadlerle yer verirler. Bu seçimde de aynı uygulamayı fazlasıyla yaşayacağız. Hatta, yaşamaya başladık bile...

Burada önemli olan vaadlerin inandırıcılığı ve kalıcılığıdır. Kalıcılıktan kastımız, yarın iktidar veya iktidar ortağı olunduğunda bunlara ne ölçüde sadık kalınacağıdır. Bunun acı örneklerini, bu dönem dahil çok yaşadık. Hele koalisyonlar bu konuda çok iyi birer bahanedir: Vaadler hatırlatıldığında cevap hemen hazırdır: “İyi, ama biz tek başımıza iktidar olamadık ki...”

O halde çözüm şu olmalı: Seçmenler, bu şekilde bolca vaadde bulunanlara, “bunlardan hangilerinden koalisyona girseler dahi vazgeçmeyeceklerini” ısrarla sormalı, buna net ve inandırıcı cevaplar istemelidir.

Aday Listeleri: Seçime girecek partilerin aday listeleri kesinlik kazanmaya başladı. Bu listelere genel olarak baktığımızda, şu dikkati çeken genelde ortak özellikleri görüyoruz.

1.           Birleşme yerine zoraki ittifak: Sağda birleşmenin son anda başarısızlıkla bitmesi ve YSK’nın aday listelerine sınırlama getirmesi bu kesimde bir moralsizlik ve güven bunalımı yaratmıştır. Buna rağmen, kopan ipleri zoraki de olsa yapıştırma yolundaki tarafların son çırpınışları, siyasetin bu kanadında da bir seçim ittifakı yaratmıştır. Bu durumda ANAP’ın seçime girmemesi ve DP listelerinde yer alacak kendi (yeni) adayları karşılığında DP’ye destek verilmesi söz konusudur. Arada gelen çeşitli istifaların ışığında, bunun ne ölçüde sandığa yansıyacağı doğrusu merak konusudur.

2.           “Yabancılar” revaçta: Listelere genel olarak bakıldığında,  partilerin “yabancı” adaylara geniş yer verdiği görülmektedir. Bu deyimi, o parti fikriyatına pek yatkın olmayan ve son anda partiye katılan adaylar için kullanıyoruz. Bu eğilim, sağ ve sol partilerin kendi aşırılıklarından uzaklaşarak merkeze yaklaşma ve oradaki oy potansiyelini yakalama arzularından kaynaklanıyor. Ancak bunun ne ölçüde parti ideolojisine de yansıyacağını, bir ölçüde partilerin seçim bildirgelerinde, ancak esas itibariyla iktidar olduklarında görebiliriz. Şayet bu olgu, büyük çoğunluğun demokratik işleyişte aşırılık, gerginlik ve kavga istemediğinden kaynaklanıyorsa, bunu demokrasimiz adına bir kazanç saymalıyız.

Hemen belirtelim ki, bu tür manav benzeri renkli kadro yakınlaşmaları, giderek partileri birbirlerinin proğram benzeri de yapacaksa, o takdirde bu partilerin, “Neden bu kadar çoksunuz, niye biraraya gelemiyorsunuz, neyi paylaşamıyorsunuz?” yönündeki çok haklı seçmen sorularına da cevap verebilmeleri gerekir.

3.           Parti tabanlarının tutumu: Konunun diğer bir yönü, parti tabanlarının bu “yabancı” adayları ne ölçüde kabulleneceği ile ilgilidir. Şimdiye kadar, esasen kural haline getirilen “merkez yoklaması”ndan şikayetçi olan parti tabanlarının, ayrıca kontenjanlara o il dışından aday konmasına İthal aday istemiyoruz şeklinde tepki gösterdiğini hep yaşadık. Bunlara bir de “yabancı” eklenmesini aynı tabanlar ne ölçüde kabullenecektir? Bu biraz da adayın kimliğine ve becerisine bağlı olacaktır.

4.           Kadın adayların çokluğu: Listelerde dikkati çeken diğer bir nokta, kadın adayların çokluğudur. Aksak demokrasimizin büyük ayıbını giderme yönünden bunu önemli bir yenilik olarak görüyoruz. Temennimiz, kadın adaylardan önemli bir çoğunluğun seçilmesidir. Ancak, partilerimiz (özellikle büyükleri), bu konuda bir samimiyet sınavı da vermek durumundadır: Aynı hamleyi parti yönetimlerinde de yapmak...

5.           Bağımsız adaylar: Bu seçimlerde öncekilerle kıyaslanmayacak ölçüde bağımsız adayın bulunması, bu seçimlerin diğer bir özelliğidir. Burada dikkati çeken, etnik politika tutsağı malum partinin bu yolu TBMM’de bir grup oluşturma aracı olarak kullanmak istemesidir. Seçmenimizin sağduyulu hareket ederek ve geçmişte yaşananları da hatırlayarak, o kutsal çatı altında ve dolayısıyla, esasen yeterli sorunu olan demokrasimizde yeni bir kavga ortamının yaratılmasına fırsat vermemesi en büyük dileğimizdir.

6.           Mevcut milletvekillerine tırpan neden? Aday listelerinde yeni yüzlerin çokluğu, ilk bakışta artan genç nüfusun bir yansıması olarak düşünülebilir. Ancak daha yakından bakıldığında, özellikle iki büyük partinin mevcut milletvekillerinden çok önemli birer bölümünü liste dışı bıraktığı, listelerde kalanların da çoğunun seçilmesinin zor sıralarda olduğu görülmektedir. Bu vitrin değişikliğinin, parti içi disiplinin gereği olmaktan çok, tek seçici lidere sadakatsızlığı cezalandırma anlamına geldiği rahatlıkla söylenebilir.

7.           Yurt dışındaki Türkiye nerede?  5 milyonu aşkın Türk vatandaşı nüfusu ve en az 2 milyon seçmeni ifade eden yurt dışındaki Türkiye gerçeğinin, bu seçimde de aday listelerine pek yansımadığını üzülerek görmekteyiz. Demokrasimizin bu büyük ayıbının da gelecek yasama döneminde mutlaka giderilmesi ve öncelikle yapılacak yasal düzenlemelerle, dışardaki bunca insanımızın işini-gücünü bırakıp Türkiye’ye gelmeye mecbur kalmadan (örneğin dış temsilciliklerimizde vb. açılacak sandıklarda) oy kullanmalarının yolunun açılmasını diliyoruz. Böylece, partilerimiz dışardaki insanlarımızdan çok daha fazla aday gösterme ihtiyacını duyacak, bu yolla TBMM’ye taze kan aşılanacak ve o fedakar insanlarımızın vatana, millete bağlılıkları pekiştirilmiş olacaktır.

 

Sonuç Ne Olabilir?

Bu seçimlerden nasıl bir sonuç/iktidar çıkar? Bu konuda tahmin yürütmek için henüz çok erken. Üstelik meydanlar henüz şenlenmedi. Buna rağmen medyada birbirleriyle taban tabana zıt anket sonuçları yer alıyor. Yine de şimdiden görünenlere göre bir tahmin yapmaya çalışalım.

Aslında bu zor sorunun cevabı “Batı ne ister?” sorusuyla da yakından bağlantılıdır. Son yıllarda yürüttüğümüz Batıya angaje politikaların doğal sonucu olarak, ABD ve AB, önce AKP’nin yine tek başına kazanmasını, olmazsa küçük bir partinin (örneğin DP’nin) kendisine payanda olmasını ister. Ancak bu durumda Meclise gireceğine kesin gözüyle bakılan CHP ve MHP’nin oluşturacağı güçlü muhalefet bloku karşısında böyle bir iktidar (yine Batının oluşturmaya çalıştığı malum “bağımsız (!)” grubun olası desteğine rağmen), onlara göre pek “başarılı” olamaz. Yani ABD ve AB’nin istedikleri tavizleri veremez. Kaldı ki son anketlerde,  birleşme fiyaskosu yerine zoraki ittifaka rağmen, DP’nin barajı aşacağı pek mümkün görünmüyor.

Bu  durumda  ABD  ve   AB;   iktidara   seçim   öncesi   destek  verme  (bu,  sınırlı  -dolayısıyla etkisiz- bir sınır ötesi harekata yeşil ışık yakma şeklinde de olabilir), ekonomide şimdilik IMF ve müzakere süreci kanallarından sorun çıkarmama, kontrol ettikleri mali piyasalarda tedirginlik yaratmama, muhalefeti Truva atları ile iç sorunlara itme, medyayı uygun şekilde kullanma, güdümlü STK’larla istenen yönde kamuoyu oluşturma gibi taktiklere yönelebilir.

Ancak bütün bu gayretkeşliklere rağmen Batı taktiğinin tutmaması muhtemeldir. Bu durumda Batı bambaşka bir oyuna başvurabilir: Terörü tırmandırarak muhalefet blokunun güçlenmesine ortam hazırlamak ve dayatmalarını “yeni iktidar” onlar üzerinden sağlamak...

Sağda birleşmenin başarısız kalmasından sonra terörün birden hızlanması acaba bu yeni oyunun habercisi mi? Ve bir soru daha: Acaba, bunca olan bitenden sonra oluşacak “yeni iktidar”, binilen dalı kesme anlamına gelen böyle bir kumara evet diyebilir mi?

 

Sonuç:  

Bu yazımızı aşağıdaki üç ana sonuç ile özetlemeye çalışalım:

1.           Kanımızca, önceki seçimlerde olduğu gibi, Türk seçmeni dış dayatmalara ve özellikle ABD/İMF, AB/GB teslimiyetine yine karşı duracaktır. Dolayısıyla bu konularda açık ve net tavır alan partiler seçimden kazançlı çıkacaktır.

2.           Cumhuriyet mitingleri demokrasi tarihimizde bir dönüm noktasıdır. Dün Milli Mücadele ile nasıl vatanımızı düşmandan temizleyerek mazlum milletlere örnek olmuşsak, bugün de bu onur belgesi mitinglerle, başta Batı olmak üzere tüm milletlere, daha iyi bir yaşam, daha adil yönetim ve  barış içinde bir dünya için demokratik ortamlarda silahsız mücadele ile de örnek olacağımıza inanıyoruz.

3.           Ancak şu noktayı da asla unutmamalıyız: Türkiye 22 Temmuz seçimlerine de aksak demokrasisinin temel göstergeleri olan siyasi partiler ve seçim kanunlarındaki yanlışları (özellikle parti içi demokrasinin yokluğu ve liderler sultası) gidermeden, dokunulmazlıkları sınırlandırmadan ve yurt dışındaki 5 milyonu aşkın insanına bulundukları yerlerde oy kullanma hakkını yine sağlayamadan giriyor. Dolayısıyla, ülkesinin gerçek bir demokrasi içinde gelişmesini ve güçlenmesini isteyen Türk seçmeni bu defa da oyunu verirken gerçek demokrasi adına yine bir iç burukluğu yaşayacaktır.