Seçimler Üzerine
Talat Saral
Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan krizin
de etkisiyle, siyasi sürecin adeta tıkanma noktasına gelmesi ve ortamın aşırı
gerginleşmesi sonucunda öne alınan genel seçimlerin 22 Temmuz 2007’de yapılması kesinlik kazandı. Esasen iş dünyasının isteği de bu doğrultudaydı. Hatta, bazı
resmi beyanlar da (örneğin Sn. Babacan’ın
bir açıklaması), AB sürecini ve 2008
bütçesini dikkate alarak seçimlerin yaz aylarında yapılmasının doru olacağı
yönünde idi.
Çok önemli
olayların yaşandığı coğrafyamızda, bizi yakından ilgilendiren büyük tehdit ve riskler de dikkate alındığında, bu
seçimlerin Türk siyasetini ve geleceğimizi derinden etkileyeceği söylenebilir.
Seçime gidiş nedenlerinin ilk kez çok
farklı oluşu, ABD ile AB’nin iyice
açığa çıkan Türkiye üzerindeki sinsi hesapları ile, 4,5 yıl süren tek parti
iktidarının başardıkları/ başaramadıkları, ekonominin genel seyri ve uzun bir
dönemden sonra sağ ve sol muhalefette
gözlenen birleşme ve ittifak eğilimleri,
bu yargıya varmamızı sağlıyor.
Yeni seçimleri
ele almadan önce, bu konuda hafızaları tazeleme bakımından 2002 seçimlerini
kısaca hatırlamak yararlı olacaktır.
2002 Seçimlerine Toplu Bakış:
2002 yazındaki
genel eğilim, kapıdaki Irak Savaşı
nedeniyle erken seçimin bu yılda olmayacağı yönünde idi. Ancak, bir yandan Saddam’ın son andaki manevrası (silah denetçilerini koşulsuz
davet etmesi), bir yandan da Fransa ile
Rusya’nın Irak’a müdahale için Güvenlik Konseyi kararında ısrarcı olmaları
ve ABD karar taslağını kabul etmemeleri, savaşın erken başlamasını ve bu
nedenle seçimlerin 2003’e sarkmasını önlemişti.
Öte yandan,
2002’nin ilk yarısında ortaya çıkan Genç
Parti gerçeği, barajı aşabilecek partileri (özellikle DYP ve MHP) çelmelemiş,
ayrıca AKP’ye ve liderine yönelik kampanyalar, “mazlumları oynamayı” yeğleyen bu partinin ekmeğine yağ
sürmüştü. Ama 2002’de erken seçimi esas tetikleyen, o dönemin güçlü adamı Sn. Kemal Derviş’in bu yöndeki
beklenmedik manevrası ile, MHP’siz bir
hükümet arayışları/söylentileri üzerine, bu partinin de son anda erken
seçim isteği ile ortaya çıkması idi.
Sonuçta, 2002
yazında içerde ve dışarda olanların eğrisi
doğrusuna denk gelmiş ve yapılan seçimlerden, çok parçalı bir meclis
yerine, çok güçlü bir iktidar ile güçlü
bir muhalefet ikilisi TBMM’yi oluşturmuştu. Bu erken seçimlerde ortaya
çıkan sonuçların bize göre çok özet yorumu şöyledir:
1.
Seçime
katılım 1983’ten bu yana en düşük seviyede (%79) kalmış, ayrıca rekor düzeydeki bir oy oranı (%45) meclise yansımamıştı.
2.
Seçmen, özellikle 2001’de yaşadığımız büyük krizler yüzünden
üç iktidar partisini (DSP, MHP ve ANAP),
işler yeni ekonomik programla biraz olsun düzelme yoluna girmiş olmasına
rağmen (ki AKP iktidarı bu programı aynen uygulamayı sürdürmüştür), meclis dışına itmişti. Bu bir ilkti.
3.
Zamanın iktidar partileri yanında, muhalefetteki SP/FP ve DYP’nin de baraj altında kalması çok ilginç olmuştu: SP/FP’nin durumu, bu partinin bölünmesi
ve AKP’yi doğurmasıyla izah
edilebilirdi. Ancak, o dönemin ana
muhalefet partisi olarak DYP’nin
de (aldığı son takviyelere rağmen), başarısız iktidar karşısında baraj altında
kalmasında, liderden doğan yönetim ve
güven sorunu ile, kanayan yara Gümrük Birliği’nin etkisi kanımızca büyük
olmuştu.
4.
Türk seçmeninin 3 Kasım 2003 seçimlerinde
sandıktaki tavrı AB’ye de açık bir ihtar
idi. Şöyle ki:
·
Tüm çabalara rağmen AB’nin görüşme masasına
yanaşmaması ve bunun için (seçmen iradesine ipotek koymaya
kalkarak), seçim sonucunu beklemesi ters
tepmişti.
·
İktidar partileri yanında, AB’nin açıkça
desteklediği partiler de (ANAP ve YTP) bu seçimde ağır yenilgiye uğramıştı.
Bunların uyum yasaları bağlamında AB’ye
verdiği tavizleri seçmen kabul
etmemişti.
·
AB’nin
Türk toplumuna enjekte etmeye çalıştığı mikro
milliyetçilik virüsü (etnik bazlı siyaset) reddedilmişti. Tüm AB “özel”
desteklerine rağmen DEHAP’ın %6’larda
kalması) bunun çok açık bir kanıtıdır.
5.
Bir önceki seçimlerde baraja takılan CHP, geliştirdiği yeni söylemlerle ve güçlü
bir kadroyla tekrar meclise girmişti. Ancak, bu seçimde toplam sol oylar
yaklaşık %10 azalmıştı.
6.
Bu
seçimlerde barajı aşamayan MHP liderinin
istifa tavrı, Türk siyasetinde özlenen bir örnek olmuştu.
Seçimler Nelerden Etkilenebilir?
Yukarıda yaptığımız 2002 seçimlerinin kısa analizi ışığında, geçen 4,5 yıllık
süre içindeki iç-dış gelişmelerin ve
bazı gerçeklerin önümüzdeki seçimleri etkileyeceği kuşkusuzdur. Bunların
neler olduğunu, yine hafızaları tazeleme bakımından kısaca hatırlamak yararlı
olacaktır.
1.
Geçen seçimde yurt içinde yaklaşık 9 milyon seçmen sandığa gitmemişti. Bu seçimlerde bunun en az yarısının oy
kullanacağı, ancak yeni küskünlerin
de olacağı tahmin edilebilir.
2.
Geçen seçimle bu seçim arasında ülkemiz
nüfusunda 4 milyonu aşkın artış olmuştur. Bunun da seçmen sayısına yaklaşık 2,5 milyon bir ilave getireceği tahmin
edilebilir. (Önceki seçimde yüksek oranda mükerrer
oy kullanıldığı iddialarını hesap dışı tutuyoruz.)
3.
Halen yurt
dışında yaşayan 5 milyonu aşkın insanımız bulunmaktadır. En az yüzde 70’i
Avrupa’da yaşayan bu vatandaşlarımız yaklaşık 2 milyon yeni seçmen demektir. Önceki seçimlerde bu insanlarımızın
(maalesef) Türkiye’ye gelerek oy
kullanma mecburiyeti, seçimlerin sonbahar sonları ve kışa denk gelmesi
nedeniyle çok sınırlı kalmaktaydı.
Bu defa
seçimlerin tam da yaz ortasına denk
gelmesi, ayrıca bu vatandaşlarımız arasında emekliliğin ve işsizliğin artıyor olması, seçime yurt dışından
katılımı önemli ölçüde artıracaktır. Bunun dışında ABD/AB dayatmalarının,
özellikle Avrupa’daki yabancı/Türk düşmanlığının artmış olması, Türk vatandaşlığı ve ülkeye bağlılık
bilincini daha da güçlendirdiğinden, yurt dışından katılım bunlardan da
olumlu etkilenecektir. Tabii, partilerin şimdiye kadar çok ihmal ettikleri yurt dışındaki Türklere bakışı ve onlardan
gösterecekleri adaylar da bu konuda çok önemli olacaktır.
4.
Önümüzdeki seçimlerde, çok önemli bir değişim olarak iletişim teknolojisinin kamuoyu
oluşturmadaki etkisini, belki de bir ilk olarak Türkiye’de yoğun şekilde
yaşayacağız. Özellikle genç kuşaklar arasında internet kullanımının çok hızlı bir şekilde yaygınlaşması, ayrıca cep telefonu kullanımında/ yenilenmesinde rekor düzeylerde artış olması; bu
yollarla haberleşmenin ve bilgi paylaşımının çok güçlü bir şekilde yaygınlık ve
yoğunluk kazanması sonucunu doğurmaktadır. Dolayısiyle, bu kanalları daha iyi
kullanan partilerin ve yandaşlarının bu işten daha kazançlı çıkacağı
düşünülebilir.
5.
Tarihimizde gururla yaşadığımız “bir ilk” olan, dünyaya örnek muhteşem
Cumhuriyet mitingleriyle, milletimizin “yeni
orta sınıf’ını” oluşturan çok
büyük ve duyarlı kesimlerinin meydanlarda gösterdiği demokratik tepkiler, yalnızca hükümet edenlere karşı bir tavır
olarak algılanmamalıdır.
Bu tepkiler aynı zamanda ABD/AB dayatmalarının ve bu
dayatmaların içerde ve coğrafyamızda kuklaları
ve tetikçileri olanların bardağı taşıran ağır tahriklerinin de sonucudur. Bu büyük haykırışın önemli ölçüde
sandığa da yansıyacağı görüşündeyiz.
6.
Bu mitinglerde ısrarla dile getirilen “birleşiniz” çağrısının sağda ve solda
yankı bulması ve önce CHP ile DSP arasında, sonra da (birleşememe üzerine)
DP/DYP ile ANAP arasında seçim
ittifaklarına gidilmesi, siyasetin bu kanatlarındaki oy paylaşımında dağınıklığı önemli ölçüde azaltacaktır.
7.
Bu seçimlerde siyasi partilerin adeta
basınımızdaki fikri çok renkliliği
kopya ederek, çeşitli siyasi görüşteki “ünlü”
isimleri listelerine alma yarışı da seçmeni olumlu ya da olumsuz yönde
etkileyebilecek faktörlerden biridir.
8.
Listelere
giremeyen veya seçilebilecek sıralarda yer alamayan aday adaylarının,
özellikle bunlardan halen milletvekili olanların, listelerin kesinleşmesi sonrasında kopardıkları gürültülerin de parti oylarını etkileyeceği unutulmamalıdır.
9.
Bu seçimlerde tek başına girmeyi göze
alamayan etnik milliyetçilik
saplantısındaki malum partinin, adaylarını bağımsız olarak seçime sokması
da belli yörelerde seçim sonuçlarını önemli ölçüde etkileyebilecektir.
10.
Nihayet,
2002 seçimlerinde beklenmedik büyük bir
başarıyla iktidar olan AKP’nin geçen 4,5 yıl içinde yapabildikleri ve
yapamadıkları, buna karşılık muhalefet partilerinin performansı ve her iki
tarafın seçim beyannameleri de seçmenin
kararını geniş ölçüde etkileyecektir.
Demokrasimizin Eksikleri:
Türkiye 22
Temmuz seçimlerine de aksak
demokrasisinin temel göstergeleri olan siyasi partiler ve seçim kanunlarındaki yanlışları/eksikleri gidermeden
giriyor. Dolayısıyla, ülkesinin gerçek bir demokrasi içinde gelişmesini ve
güçlenmesini isteyen Türk seçmeni bu defa da oyunu verirken, demokrasi adına
yine bir iç burukluğu yaşayacaktır. Peki nedir bu eksiklerimiz? Önce
bunların başlıcaları üzerinde duralım:
1.
Siyasi partiler yasamızdaki en önemli
eksikliğimiz, bu yasamızın partilere
demokrasiyi yerleştirememesi ve yaşatamamış olmasıdır. Başka bir ifadeyle,
siyasi partilerimizin tamamına yakını, kendi içinde yaşatamadıkları veya yer
vermek istemedikleri demokrasiyi millete yaşatma çelişkisiyle yola
çıkmaktadırlar.
2.
İkinci
temel sorun ise, ilk sorunun doğal sonucu olan aday belirleme konusuyla
ilgilidir. Ne yazık ki bu seçimlerde de millet kendi istediği ve güvendiği
adaylara değil, adeta tek seçici
durumundaki parti liderlerinin “merkez
yoklaması (?)” ile belirlemiş olduğu kimselere oy verecek, daha doğrusu
liderin seçtiklerini usulen onaylamak durumunda kalacak ve bunun adı da “demokratik
seçim” ve dolayısıyla “milli irade” olacaktır. Bu sakat
yapı daha ne kadar böyle devam edebilir?.. (Bu sorunu kısmen olsun
giderebilecek tercihli oy sistemi de
nedense tek seçicilerce pek beğenilmedi ve yalnızca bir kez -1991 seçimleri-
kullanıldıktan sonra rafa kaldırıldı. Aynı şekilde, prensip olarak baraj
öngörmeyen “Türkiye milletvekilliği”
formülü de bir türlü hayata geçirilemedi.)
3.
Diğer önemli bir konu, mevcut seçim
sisteminin birinci olan partiyi anormal ölçüde ödüllendiriyor olmasıdır. Bunun
en tipik örneği 2002 seçimlerinde yaşandı: Seçmenin yalnızca %34’ünün (toplam seçmen sayısına göre
%25’inin) oyunu alan AKP, TBMM’de toplam koltuk sayısının %66’sını kazanmıştı. Bu
durum, milli iradenin seçim sistemi
tarafından çok adaletsiz bir şekilde çarpıtılarak Meclise yansıtılması olayından
başka birşey değildir.
Anayasamızın bu konuda öngördüğü “yönetimde istikrar” hedefi çok
önemlidir. Ancak bunun, yine Anayasamızın hedeflediği “temsilde adalet”i
büsbütün gözardı etmemesi, birinci partiye primin %100 yerine, çok daha
aşağılara çekilmesi gerekir.
4.
Aynı yaklaşımla, %10’luk seçim barajının da yüksek olduğunu ve bunun yönetimde
istikrarı fazla etkilemeyecek oranda (örneğin 1-2 puan) düşürülmesi gerektiğini
düşünme zamanı çoktan gelmiştir.
5.
Bunların yanında; milletvekilliğinin, tüm
suçları kapsayan dokunulmazlık zırhına
bürünme anlamına da gelmesi ve dokunulmazlığın, çağdaş demokrasilerde
olduğu gibi, “kürsü dokunulmazlığı”na bir türlü indirgenememesi,
demokrasimizin artık kronikleşmiş ayrı bir hastalığıdır.
6.
Nihayet, yurt dışında yaşayan 5 milyonu aşkın vatandaşımıza (Anayasanın 65.
maddesinde bu amaçla 1995 yılında yapılan düzenlemeye rağmen), bulundukları ülkelerde (örneğin dış
temsilciliklerimizde vb.) oy kullanma
imkanının 12 yıldan beri hala sağlanamamış olması, sistemimizin çok
büyük eksiklerinden biridir.
Burada dikkati çeken bir husus da şudur:
Hemen her konuda bize dayatmalarda bulunmaya ve talimat vermeye yeltenen AB’nin seçilmiş ve özellikle atanmışları,
gerçek demokrasiye ulaşabilmedeki bu sorunlarımızı aşma konusuna hiç değinme
gereği duymuyorlar. İstedikleri tek şey,
seçim barajının kaldırılması veya en çok %5 olması. Bunun da amacı belli...
Partilerin Seçim Bildirgeleri: Partilerin
iktidar olmaları halinde uygulayacakları politikalar esas itibariyle parti programlarında yer alır.
Ancak, yaygın bir uygulama olarak
partiler seçimler öncesinde de bildirgeler/beyannameler yayınlarlar. Bunlarda partiler daha çok proğramdan seçilen çarpıcı politikalarla,
güncel sorunlara getirilecek çözümlere bol vaadlerle yer verirler. Bu
seçimde de aynı uygulamayı fazlasıyla yaşayacağız. Hatta, yaşamaya başladık
bile...
Burada önemli
olan vaadlerin inandırıcılığı ve
kalıcılığıdır. Kalıcılıktan kastımız, yarın iktidar veya iktidar ortağı
olunduğunda bunlara ne ölçüde sadık kalınacağıdır. Bunun acı örneklerini, bu
dönem dahil çok yaşadık. Hele koalisyonlar
bu konuda çok iyi birer bahanedir: Vaadler
hatırlatıldığında cevap hemen hazırdır: “İyi, ama biz tek başımıza iktidar olamadık
ki...”
O halde çözüm şu olmalı: Seçmenler, bu
şekilde bolca vaadde bulunanlara, “bunlardan
hangilerinden koalisyona girseler dahi vazgeçmeyeceklerini” ısrarla
sormalı, buna net ve inandırıcı cevaplar istemelidir.
Aday Listeleri: Seçime girecek
partilerin aday listeleri kesinlik kazanmaya başladı. Bu listelere genel olarak
baktığımızda, şu dikkati çeken genelde ortak özellikleri görüyoruz.
1.
Birleşme
yerine zoraki ittifak: Sağda birleşmenin son anda başarısızlıkla bitmesi ve
YSK’nın aday listelerine sınırlama getirmesi bu kesimde bir moralsizlik ve
güven bunalımı yaratmıştır. Buna rağmen, kopan ipleri zoraki de olsa yapıştırma
yolundaki tarafların son çırpınışları, siyasetin
bu kanadında da bir seçim ittifakı yaratmıştır. Bu durumda ANAP’ın seçime
girmemesi ve DP listelerinde yer alacak kendi (yeni) adayları karşılığında
DP’ye destek verilmesi söz konusudur. Arada gelen çeşitli istifaların ışığında,
bunun ne ölçüde sandığa yansıyacağı doğrusu merak konusudur.
2.
“Yabancılar”
revaçta: Listelere genel olarak bakıldığında, partilerin “yabancı” adaylara geniş yer verdiği görülmektedir. Bu deyimi, o
parti fikriyatına pek yatkın olmayan ve son anda partiye katılan adaylar için
kullanıyoruz. Bu eğilim, sağ ve sol
partilerin kendi aşırılıklarından uzaklaşarak merkeze yaklaşma ve oradaki
oy potansiyelini yakalama arzularından kaynaklanıyor. Ancak bunun ne ölçüde parti ideolojisine de yansıyacağını,
bir ölçüde partilerin seçim bildirgelerinde, ancak esas itibariyla iktidar
olduklarında görebiliriz. Şayet bu olgu, büyük çoğunluğun demokratik işleyişte aşırılık, gerginlik ve kavga istemediğinden kaynaklanıyorsa,
bunu demokrasimiz adına bir kazanç saymalıyız.
Hemen belirtelim
ki, bu tür manav benzeri renkli kadro
yakınlaşmaları, giderek partileri birbirlerinin proğram benzeri de yapacaksa, o takdirde bu partilerin, “Neden
bu kadar çoksunuz, niye biraraya gelemiyorsunuz, neyi paylaşamıyorsunuz?”
yönündeki çok haklı seçmen sorularına da cevap verebilmeleri gerekir.
3.
Parti
tabanlarının tutumu: Konunun diğer bir yönü, parti tabanlarının bu “yabancı” adayları ne ölçüde
kabulleneceği ile ilgilidir. Şimdiye kadar, esasen kural haline getirilen “merkez yoklaması”ndan şikayetçi olan
parti tabanlarının, ayrıca kontenjanlara o il dışından aday konmasına “İthal
aday istemiyoruz” şeklinde tepki gösterdiğini hep yaşadık. Bunlara bir
de “yabancı” eklenmesini aynı
tabanlar ne ölçüde kabullenecektir? Bu biraz da adayın kimliğine ve becerisine bağlı olacaktır.
4.
Kadın
adayların çokluğu: Listelerde dikkati çeken diğer bir nokta, kadın adayların çokluğudur. Aksak
demokrasimizin büyük ayıbını giderme yönünden bunu önemli bir yenilik olarak
görüyoruz. Temennimiz, kadın adaylardan önemli bir çoğunluğun seçilmesidir.
Ancak, partilerimiz (özellikle büyükleri), bu konuda bir samimiyet sınavı da vermek durumundadır: Aynı hamleyi parti yönetimlerinde de yapmak...
5.
Bağımsız
adaylar: Bu seçimlerde öncekilerle kıyaslanmayacak ölçüde bağımsız adayın
bulunması, bu seçimlerin diğer bir özelliğidir. Burada dikkati çeken, etnik politika tutsağı malum partinin
bu yolu TBMM’de bir grup oluşturma aracı olarak kullanmak istemesidir.
Seçmenimizin sağduyulu hareket ederek ve geçmişte yaşananları da hatırlayarak, o kutsal çatı altında ve dolayısıyla,
esasen yeterli sorunu olan demokrasimizde
yeni bir kavga ortamının yaratılmasına fırsat vermemesi en büyük
dileğimizdir.
6.
Mevcut
milletvekillerine tırpan neden? Aday listelerinde yeni yüzlerin çokluğu,
ilk bakışta artan genç nüfusun bir yansıması olarak düşünülebilir. Ancak daha
yakından bakıldığında, özellikle iki büyük partinin mevcut milletvekillerinden
çok önemli birer bölümünü liste dışı bıraktığı, listelerde kalanların da
çoğunun seçilmesinin zor sıralarda olduğu görülmektedir. Bu vitrin değişikliğinin, parti
içi disiplinin gereği olmaktan çok,
tek seçici lidere sadakatsızlığı
cezalandırma anlamına geldiği rahatlıkla söylenebilir.
7.
Yurt
dışındaki Türkiye nerede? 5 milyonu
aşkın Türk vatandaşı nüfusu ve en az 2
milyon seçmeni ifade eden yurt dışındaki Türkiye gerçeğinin, bu seçimde de
aday listelerine pek yansımadığını üzülerek görmekteyiz. Demokrasimizin bu büyük ayıbının da gelecek yasama döneminde
mutlaka giderilmesi ve öncelikle yapılacak yasal düzenlemelerle, dışardaki
bunca insanımızın işini-gücünü bırakıp Türkiye’ye
gelmeye mecbur kalmadan (örneğin dış temsilciliklerimizde vb. açılacak
sandıklarda) oy kullanmalarının yolunun açılmasını diliyoruz. Böylece,
partilerimiz dışardaki insanlarımızdan çok daha fazla aday gösterme ihtiyacını
duyacak, bu yolla TBMM’ye taze kan
aşılanacak ve o fedakar insanlarımızın vatana, millete bağlılıkları
pekiştirilmiş olacaktır.
Sonuç Ne Olabilir?
Bu seçimlerden
nasıl bir sonuç/iktidar çıkar? Bu konuda tahmin yürütmek için henüz çok erken.
Üstelik meydanlar henüz şenlenmedi.
Buna rağmen medyada birbirleriyle taban
tabana zıt anket sonuçları yer
alıyor. Yine de şimdiden görünenlere göre bir tahmin yapmaya çalışalım.
Aslında bu zor
sorunun cevabı “Batı ne ister?” sorusuyla
da yakından bağlantılıdır. Son yıllarda yürüttüğümüz Batıya angaje politikaların
doğal sonucu olarak, ABD ve AB, önce
AKP’nin yine tek başına kazanmasını, olmazsa küçük bir partinin (örneğin DP’nin)
kendisine payanda olmasını ister.
Ancak bu durumda Meclise gireceğine kesin gözüyle bakılan CHP ve MHP’nin oluşturacağı güçlü muhalefet bloku karşısında böyle
bir iktidar (yine Batının oluşturmaya çalıştığı malum “bağımsız (!)” grubun olası desteğine rağmen), onlara göre pek “başarılı” olamaz. Yani ABD ve AB’nin
istedikleri tavizleri veremez. Kaldı ki son anketlerde, birleşme fiyaskosu yerine zoraki ittifaka rağmen, DP’nin barajı aşacağı pek mümkün görünmüyor.
Bu durumda
ABD ve AB;
iktidara seçim öncesi destek verme (bu, sınırlı
-dolayısıyla etkisiz- bir sınır ötesi harekata yeşil ışık yakma
şeklinde de olabilir), ekonomide şimdilik IMF
ve müzakere süreci kanallarından
sorun çıkarmama, kontrol ettikleri mali piyasalarda tedirginlik yaratmama,
muhalefeti Truva atları ile iç
sorunlara itme, medyayı uygun şekilde kullanma, güdümlü STK’larla istenen yönde kamuoyu oluşturma gibi taktiklere
yönelebilir.
Ancak bütün bu
gayretkeşliklere rağmen Batı taktiğinin tutmaması muhtemeldir. Bu durumda Batı bambaşka bir oyuna başvurabilir: Terörü
tırmandırarak muhalefet blokunun
güçlenmesine ortam hazırlamak ve dayatmalarını “yeni iktidar” onlar üzerinden sağlamak...
Sağda
birleşmenin başarısız kalmasından sonra terörün birden hızlanması acaba bu yeni oyunun habercisi mi? Ve bir
soru daha: Acaba, bunca olan bitenden sonra oluşacak “yeni iktidar”, binilen dalı kesme anlamına gelen böyle bir kumara evet diyebilir mi?
Sonuç:
Bu yazımızı
aşağıdaki üç ana sonuç ile özetlemeye çalışalım:
1.
Kanımızca, önceki seçimlerde olduğu gibi, Türk
seçmeni dış dayatmalara ve özellikle ABD/İMF,
AB/GB teslimiyetine yine karşı
duracaktır. Dolayısıyla bu konularda açık ve net tavır alan partiler
seçimden kazançlı çıkacaktır.
2.
Cumhuriyet
mitingleri demokrasi tarihimizde bir dönüm noktasıdır. Dün Milli Mücadele
ile nasıl vatanımızı düşmandan temizleyerek mazlum milletlere örnek olmuşsak, bugün de bu onur belgesi
mitinglerle, başta Batı olmak üzere tüm milletlere,
daha iyi bir yaşam, daha adil yönetim
ve barış içinde bir dünya için
demokratik ortamlarda silahsız
mücadele ile de örnek olacağımıza
inanıyoruz.
3.
Ancak şu
noktayı da asla unutmamalıyız: Türkiye 22 Temmuz seçimlerine de aksak demokrasisinin temel göstergeleri
olan siyasi partiler ve seçim kanunlarındaki yanlışları (özellikle parti içi demokrasinin yokluğu ve liderler
sultası) gidermeden, dokunulmazlıkları sınırlandırmadan ve yurt dışındaki 5
milyonu aşkın insanına bulundukları yerlerde oy kullanma hakkını yine
sağlayamadan giriyor. Dolayısıyla, ülkesinin gerçek bir demokrasi içinde
gelişmesini ve güçlenmesini isteyen Türk
seçmeni bu defa da oyunu verirken gerçek demokrasi adına yine bir iç burukluğu yaşayacaktır.