Mevlana "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" diye öğütlüyor. Ziya
Paşa "Ayinesi iştir kişinin, lafa
bakılmaz" ölçütünü getiriyor. Biz ise günlük yaşantımızda, ticari
hayatta, politik davranışlarda tam tersini yapıyoruz. Olduğumuzdan farklı
görüntü vermeye çalışıyor, işleri lafla yürütmeye çalışıyor, her alan ve konuda
takıyye yapıyor, içtenlikle, tutarlı davranamıyoruz.
Hemen her alanda işin özünü bırakıp şekle yöneliyor, sözle durumu idare ediyor,
görevimizi yaptığımızı, başarı kazandığımızı sanıyoruz.
Kendimizi mi kandırıyoruz, yoksa çevreyi mi aldatıyoruz? Belki her ikisini
de birlikte yapmaya çalışıyoruz. Sahtelik, düzmece davranışlar, sanki yaşam
biçimimiz, yaşam felsefemiz. Her şeyin sahtesi, düzmecesi bizde. Sahte
Müslümanlık, sahte milliyetçilik, sahte Atatürkçülük, sahte solculuk, sahte
liberallik, sahte demokratlık, sahte bilim adamlığı, hepsi bizde var. Her gün
yüzlercesine, binlercesine tanık oluyoruz. Takıyye
yapıyorlar diye çoğu kez Müslüman geçinenleri kınıyoruz. Aslında her alanda takıyye yapıyor, asıl niyetimizi, amacımızı,
beklentilerimizi, cilalı, süslü sözcük ve tümcelerin ardına gizliyoruz. Her
şeyi ülkemiz için, halkımız için yapıyoruz. Uygulamada ise ülkeyi talan ediyor,
ülkeyi yandaşlara, yabancılara peşkeş çekiyor, halkımızı eğitimsizlik,
yoksulluk, hatta açlık sınırında bir paket erzak uğruna değerlerini,
inançlarını satmak zorunda bırakıyoruz.
Birbirimize inancımızı, güvenimizi yitirmişiz, çoğu zaman kuşku içindeyiz.
Şu vatan sevgisi, şu demokrasi, şu tarafsızlık, şu herkesi kucaklama, şu sivil
anayasa, şu halk iradesine saygı, şu insan haklarına saygı söylemlerinin
altından ne gibi çapanoğulları çıkacak diye kuşku içindeyiz. Geçmiş deneyimler,
gözlemler, ne yazık ki insanı kuşkucu yapıyor. Bırakın politikacıların,
bürokratların, sözde bilim adamlarının, dindar geçinenlerin, kendilerine
Müslüman süsü verenlerin açıklamalarını, davranışlarını, günlük yaşamda da
güven eksikliği, kuşku, aldatılma sürüyor. Artan protestolu senetler,
karşılıksız çıkan çekler, ödenmeyen borçlar, yerine getirilmeyen taahhütler
yalnız ekonomik zorluğu değil, bir yerde ahlaki, etik
değerlerdeki düşüklüğü de gösteriyor. İnsanlar yerine getiremeyecekleri
sözlerin, taahhütlerin altına girmemelidirler. Kıvırtarak "ben
sözlerimin arkasındayım" demek bile aldatmaca, olduğundan farklı bir
görüntü verme çabasıdır.
Değer yargılarımız giderek yozlaşıyor. Etik olmayan davranışları bile
ahlaki, düzgün davranışlar olarak görmeye başlıyoruz. Değişim, değişen
koşullara uyum, herkes gibi davranmak gibi gerekçeler buluyoruz. Manevi
değerler, manevi değerlere saygı deyip, manevi değerleri davranışlarımızla
çürütüyoruz.
Aldatmanın, kandırmanın, özü sözü bir olmamanın, takıyyenin,
göründüğü gibi davranmamanın sürekli kişisel çıkar, kişisel haz peşinde
koşmanın, nalıncı keseri gibi her şeyi kendine yontmanın sonucu da bellidir.
Zaman içinde giderek yok olmaktır. Kutsanacak değerlerini yitirmiş, kutsal
olarak bilinen her şeyi, ülkeyi, bağımsızlığı, onuru, saygınlığı ayaklar altına
almış, şehitlerine, ülkeyi kurtaranlara minnet, şükran duygularını yitirmiş,
ülke çıkarı diye ülkeyi talan eden bir toplumun geleceği yoktur. Tarih,
yozlaşan toplumların, yozlaşan devletin varlıklarını sürdürmediklerinin
örnekleri ile doludur.
Yanan ormanların yerine yenisi yetiştirilebilir, topraklar yeniden bitek
hale getirilebilir, kuruyan akarsular, göller yeniden canlandırılabilir; yalnız
yitirilen insanca davranışlar, etik değerler yeniden
kazanılmaz.
Öngördüğüm ülke yazgısını, kötümserlik olarak nitelendirebilirsiniz. Şöyle
bir insan manzaralarına bakın, size güven ve huzur veriyorsa, geleceğe umutla
bakabiliyorsanız, sorun yok demektir. Yalnız lütfen özeleştiri yaparak,
kendinizi kandırmadan, cesaretle kişi ve olayları değerlendirmeye çalışınız.
Cumhuriyet Gazetesi - 16.09.2007